Sahih Akide
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Dinin Mertebeleri
A- İslâm:
Allah’ı birleyerek teslim
olmak, taat ile boyun eğmek, şirkten ve müşriklerden uzaklaşmaktır.
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“İslâm beş şey üzerine kurulmuştur:
Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in
Allah’ın kulu ve rasulü olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek,
beyti haccetmek ve ramazan orucunu tutmak.” (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir)
B- İman:
Gönülden (kalp ile) inanmak,
dil ile söylemek ve azalarla şartlarını yerine getirerek amel etmektir. Rahmân’a
taat ile iman artar ve isyan ile de azalır. Bunun delili Allah Azze ve
Celle’nin şu sözüdür:
“İmanlarına îman katmaları için, mü'minlerin
kalblerine huzuru indiren O'dur.”
(Fetih:4)
Müslim’in rivayet ettiği meşhur Cibrîl hadisinde
geçtiği üzere imanın altı şartı vardır:
“Allah’a
iman, Meleklere iman, Kitaplara iman, Peygamberlere iman,
Ahiret Günü’ne iman, Hayrı ve şerriyle kadere iman”
1- Allah’a
İman: tevhid ve kısımları bölümünde
ele alacağımız için konuya burada değinmiyoruz.
2- Meleklere
İmân: Melekler, Allah’ın nurdan
yarattığı, Allah’ın emirlerine isyan
etmeyen, emir olundukları şeyleri yapan, Allah’ın ikrâm edilmiş kullarıdır.
Allah onları kendisine kulluk ve itaat için yaratmıştır, onlar, Allah’tan -
azabından- korkarlar. Allah şöyle buyurmuştur:
“Onlar, ikram edilmiş kullardır. Sözleriyle O’nun önüne geçmezler ve
yalnız O’nun emriyle amel ederler… Rıza gösterdiği kimselerden başkasına şefâat
edemezler ve O’nun korkusundan titrerler.” (Enbiyâ, 26-28)
- Onlardan bize isimleri bildirilen Cibrîl, Mikâil,
İsrâfil, Rıdvân, Mâlik, Münker ve Nekir gibi meleklere isimleriyle, ismi
bildirilmeyenlere ise icmâlen imân edilir.
Onların bize bildirilen sıfatlarına imân ederiz.
Nitekim Allah onların kanatları olduğunu şu âyetinde haber vermiştir:
‘Hamd, gökleri ve yeri hiç yoktan var eden, Melekleri ikişer, üçer ve
dörder kanatlı elçiler yapan, yaratmada dilediği kadar da artıran Allah’a mahsustur.’
(Fâtır, 1)
Meleklerin (‘aleyhimu’s-selâm) bize bildirilen görevlerine imân ederiz.
Melekler gökler ve yer için görevlendirilmişlerdir.
Kâinattaki her hareket, meleklerin Rableri Teâlâ’dan aldıkları bir emri
yerine getirmesinden meydana gelir. Allah şöyle buyurmuştur:
‘…bütün işleri bir düzene sokup
idare eden meleklere yemin ederim ki…’ (Nâzi‘ât 5)
3-
Kitaplara İmân: Allah Teâla’nın her Nebî ve Rasûle bir Kitâb indirdiğine imân
ederiz. Allah şöyle buyurmuştur:
‘Gerçek şu ki
biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik; insanların adaletle hareket
etmeleri için onlarla birlikte Kitâbı ve adalet ölçüsünü indirdik.’
(Hadîd, 25)
Allah Teâla’nın Rasûllerine indirdiği
Kitâblarından isimleri bize bildirilenlere ismiyle imân ederiz. Allah Teâla’nın
kitaplarından ismi bize bildirilmeyenlere genel olarak iman ederiz. Allah Teâla’nın
Kitâplarında indirdiği sabit olan her şeyin Allah’ın kelamı olduğunu ve Allah Teâla’nın
Kur’ân’dan önce indirdiği, şuan mevcut Kitaplarına bozulma ve tağyirin (değiştirmenin)
girdiğini tasdik etmemiz gerekir. Zira Allah Teâla önceki
Kitapları korumaya kefil olmamıştır. Allah şöyle
buyurmuştur:
“Yazıklar
olsun, elleriyle Kitâb’ı yazıp da sonra onu yok pahasına satabilmek için: ‘bu,
Allah katındandır’ diyenlere..” (Bakara, 79)
Kur’ân-ı
Kerîm’e gelince, Allah onu bozulma ve değişiklikten koruyacağını şu ayetiyle bildirmiştir:
‘Kur’ân’ı
biz, evet biz indirdik; onu muhafaza edecek olan da elbette biziz.’(Hicr,
9)
Her ümmetin Allah Teâla’nın kendilerine indirdiği Kitâb ile amel etmesi
gerekir. Bundan dolayı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetinin bu
yüce Kur’ân ile amel etmesi gerekir.
4- Allah’ın Rasûllerine ve Nebîlerine (‘aleyhimu’s-salâtu
ve’s-selâm) İmân: Allah
Teâla’nın her ümmete, kendilerini
tevhide çağıran ve şirkten yasaklayan bir rasûl gönderdiğine imân ederiz. O
rasûllerin ilki Nûh aleyhisselam sonuncusu Muhammed
sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. Onlar Allah Teâla’nın
âlemlere rahmet olarak, insanlara huccet ikamesi için gönderdiği insanlardır.
Onlar, Allah Teâla adına tebliğ ettikleri
konularda sadıktırlar. Nitekim Allah Teâla
şöyle buyurmuştur:
‘Biz her ümmete, yalnız Allah’a ibadet etmeleri ve tâgûttan da
sakınmaları için bir Rasûl gönderdik.’ (Nahl, 16/36)
Allah’ın Rasûl ve Nebîlerinden, Nûh, İbrahim, Mûsâ,
‘Îsâ ve Muhammed (‘aleyhimu’s-salâtu ve’s-selâm) gibi isimleri bize
zikredilenlerine isimleriyle, isimleri zikredilmeyenlerine ise genel olarak
imân ederiz. Allah şöyle buyurmuştur:
‘Senden önce
de rasûller göndermiştik. Bunlardan bir kısmının kıssalarını sana anlattık;’
(Mu’min, 78)
Allah
Teâla’nın Rasûllerinin akîdesinin
tek, şeriatlarının (kanun ve nizamlarının) ise tafsilat ve hükümleri bakımından
farklı olduklarına iman ederiz. Allah şöyle buyurmuştur:
‘Sizin her
biriniz için bir şeriat ve bir yol vaazettik.’ (Mâ’ide,
5/48)
Yeryüzündekilerin tümünün, insan ve cinlerin, Allah Teâla’nın
kendilerine gönderdiği Rasûllerin sonuncusu Muhammed sallallâhu
aleyhi ve sellem’in şeriatına tâbi
olmaları gerekir. Allah şöyle buyurmuştur:
‘De ki: Ey
insanlar! Ben, sizin hepinize birden, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine
ait olan Allah’ın Rasûlüyüm. (A‘râf, 7/158)
Nebî sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur:
‘Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki bu ümmetten ister Yahûdî
olsun, ister Hıristiyan olsun, beni işitip de sonra kendisiyle gönderildiğim
(dine) imân etmeden ölürse ancak Cehennem ashâbından olur.’ Müslim
5-
Ahiret Günü’ne iman: Ölümden sonra olacak her şeye imân ederiz.
Ahirete imânın gerektirdiği meselelerin ilki kabir fitnesidir. İki melek ölüye
kabrinde, dinini, Rabbini ve Rasûlünü sorarlar. Kabrin nimetleri ve azabının
olduğuna iman ederiz. Bunu açıklayan birçok naslar gelmiştir. Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat kabirde azabın hem ruha ve hem de bedene birlikte olacağı hususunda
icma etmiştir. Kıyametin kopması için sura üflenmesi, sonra dirilişte ahirete
imanın esaslarındandır. Yüce Allah insanları, cinleri, bütün hayvanları ve
haşeratı haşredecektir. Allah şöyle buyurmuştur:
‘Yeryüzünde hiçbir hayvan ve gökyüzünde kanatlarıyla uçan hiçbir kuş
yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Kitâbda hiçbir şeyi eksik
bırakmadık; sonra Rablerinin huzurunda hepsi de haşrolunacaktır.’ (En‘âm, 6/38)
Kıyâmet günü adalet terazileri kurulacağına ve
hiçbir nefsin, hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacağına iman ederiz. Bkz: Enbiyâ:47
Kullardan kimine amel defterleri sağından verilirken
kimine de solundan verilir. Sağından verilenler nimetler içerisinde, solundan
verilenler ise azâplar içerisindedirler. Bkz: (Hâkka, 18-31)
Allah’ın kullarıyla arada
bir tercüman bulunmaksızın konuşacağına iman ederiz. Bkz.: Müslim:1016
Kıyâmet
yerinde Allah; Nebîlere, meleklere, şehitlere, müminlere ve çocuklara bazı
tevhid ehli için şefaatçi olmalarına izin verir. Yine Kur’ân da şefaat edecektir. Bkz:
Müslim:804
Rasûlüllâh
sallallâhu aleyhi ve sellem’e
büyük şefaat başta olmak üzere birçok şefaat etme izni verildiğine iman ederiz.
bkz: Buhâri:7510
Kıyamet gününde güneş mahlûkata, bir mil mesafe
kalıncaya kadar yaklaştırılır.
İnsanlar amelleri miktarınca tere batarlar. Bkz: Müslim:2864
Kıyâmet Günü mahlûkat arasında kısas yapılacağına
iman ederiz. Nebî
sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
‘Muhakkak ki hakları sahiplerine iade edeceksiniz. Hatta boynuzsuz
koyun, boynuzlu koyundan hakkını alacaktır”Müslim.
Kıyâmet
Günü Cehennem üzerine Sıratın Kurulacağına iman ederiz. Nebî sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur:
‘Sonra
Cehennem üzerine köprü kurulur ve şefaate izin verilir. Ey Allahım selâmet ver,
selâmet ver! derler…’ Buhârî, (7439) ve Müslim, (183).
Müminlerin, müşrik sınıflarının ateşe girmelerinden
sonra Rableri Teâla’yı kıyamet yerinde göreceklerine iman ederiz. Bkz:
Muslim: (182-183)
Nebî
sallallâhu aleyhi ve sellem’in
kıyamet arasatındaki havzı, bu ümmetten müminlerin ondan içmesine ve Allah’ın
Nebî’si Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e verdiği Cennet nehirlerinden
Kevser nehrine de imân ederiz. (Buhârî Kitâbu’r-Rikak, Havz
Babı)
Ahiret gününe imân’ı ihtiva eden; Cennete ve Cehenneme o ikisinin şuan
mevcut ve yaratılmış olduklarına imân ederiz. Müminlerin ahirette Cennet’e gireceklerine,
orada ebedî kalacaklarına iman ederiz. Bkz: Hud:108
Günahları sevaplarından ağır gelen ve kalbinde hardal yahut zerre
ağırlığınca imanı olan kimselerin ateşte cezalarını çektikten sonra Cennet’e
gireceklerine iman ederiz. Yine müşrik, münafık ve diğer bütün kâfirlerin Cehennem’e
gireceklerine ve orada ebedî olarak kalacaklarına imân ederiz. bkz: Mâide:37
6-
Hayrı ve Şerriyle Kadere İman: Kader; Allah Teâlâ'nın kâinatı takdir ettikten
sonra, o takdir ettiği şeyin vukû bulmadan önceki hali hakkında kullanılmıştır.
Kazâ
ise, kâinat hakkında takdir edilen ve ilk kitaplarda yazılı bulunan olayların cereyan
ettirilmesi demek olan kevnî hüküm anlamında kullanılır.
Ehl-i
Sünnet kaza ve kaderin Kitap ve Sünnette sabit olan şu dört mertebesine iman
eder:
1-
Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Muhakkak ki Allah Teâlâ olmuşu ve olacağı
bilendir. Yaratılmışların ne yapacaklarını onları yaratmadan önce bilir.
2-
Allah Teâla, olacak her şeyi, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce
Levh-i Mahfuz’da yazmıştır.
3-
Allah’ın meşieti gerçekleşici, kudreti kapsayıcıdır. Allah ne dilerse olur,
dilemediği olmaz. Var olan her şeyi Allah vukuundan önce dilemiştir.
4-
Muhakkak ki Allah her şeyin yaratıcısıdır. Her amel edenin amelini, her hareket
edenin hareketini ve her durgun olanın durgunluğunu yaratandır.
Allah
Teâlâ, kullarına kendisine itaat etmelerini ve rasûlüne itaat etmelerini
emretmiş, onları kendisine isyan etmekten yasaklamıştır. O Subhânehu,
takvâ sahiplerini sever ve fâsıklardan razı olmaz. Allah, rasuller göndererek
ve kitaplar indirerek kullarına hüccetini ikame etmiştir. İtaat eden delil ve
tercihi ile itaat eder, böylece güzel karşılığı hak eder. İsyan eden de delil
ve tercihi ile isyan eder, böylece cezayı hak eder.
“Rabbın, hiçbir surette kulları için zalim olmamıştır.” (Fussilet 46)
C- İhsân:
Kesin inançtır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve
sellem ihsânı tarif ederken şöyle buyurmuştur:
“Allah’a
O’nu görür gibi ibadet etmendir. Zira sen O’nu göremesen de, şüphesiz O seni
görmektedir.” Bunu Müslim rivayet
etmiştir.
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (Nisâ; 1)
TEVHİD
Tevhid; Allah Azze ve Celle’yi hak sahibi olduğu ve kendisine özel olan
hususlarda birlemektir. Üç kısma ayrılır:
1- Rubûbiyet Tevhidi:
Yaratma, rızık verme, her şeyin sahibi olma ve kâinatı
idare etme gibi fiillerinde Allah Teâlâ’yı birlemektir. Nitekim müşrikler de
tevhidin bu türünü kabul etmekte idiler. Bunun delili Allah Teâlâ’nın şu
sözüdür:
“Onlara, "gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, muhakkak
ki "Allah" diyeceklerdir.” (Zümer:38)
2- Ulûhiyet Tevhidi:
Allah
Azze ve Celle’yi bütün ibadet türlerinde; namaz, oruç, dua ve benzerleri gibi
açık ibadetlerde; korku, ümit, tevekkül ve benzerleri gibi gizli ibadetlerde,
sözle ve amel olarak birlemek, kim olursa olsun Allah’ın dışında ibadet edilen
herşeyi reddetmektir. (Kulun fiillerinde Allah’ı birlemesidir.)
Bunun
delili Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Muâz radıyallâhu anh’a
söylediği şu sözüdür:
“Onları davet edeceğin şeylerin ilki; Allah Teâlâ’yı birlemeleri olsun.”
Bunu Buharî rivayet etmiştir.
Müslim’in
rivayetinde:
“Onları davet edeceğin şeylerin ilki; (yalnızca) Allah Azze ve Celle’ye ibadet etmek olsun.” Müşriklerin inkâr
ettikleri kısım işte budur.
Nitekim
Allah Azze ve Celle, onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“İlâhları tek bir ilâh mı
yapıyor? Gerçekten bu çok acaib bir şey” (Sad: 5) Onların kâfir olmalarının ve sapmalarının sebebi bu
idi.
3- İsim ve Sıfat Tevhidi:
Allah
Teâlâ’nın, güzel isimleri ve yüce sıfatlarında birlenmesidir. Bunun
gerçekleşmesi; Allah Azze ve Celle’nin gerek Kitabı’nda ve gerekse Rasûlullâh
sallallâhu aleyhi ve sellem’in dili üzerinden kendisi hakkında ispat
ettiklerini ispat etmek ve kendisinden nefyettiklerini nefyetmek (reddetmek),
bunları geldiği şekilde, tahrif (lafzını veya manasını değiştirmek), ta’til
(lafzını veya manasını iptal etmek), tekyif (şekil tayin etmek) ve temsil (mahlûka
benzetmek) söz konusu olmaksızın manalarını ispat etmekle olur.
Bunun
pek çok delilleri vardır. Bu delillerden biri Allah Azze ve Celle’nin şu
sözüdür:
“O'nun
benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir; hakkıyla görendir” (Şura :11)
Lâ İlahe İllallah
Anlamı:
Kendisine ibadet edilmeye layık olan sadece Allah’tır demektir. Nitekim Allah Azze
ve Celle şöyle buyurmuştur:
“Keza
bu da böyledir; çünkü Allah, işte, hak olan asıl O'dur. O'nun yerine ilâh
olarak yalvardıkları ise, bâtıldır.” (Hac: 62)
Bu
yüzden Allah Subhânehû’ya dini hâlis kılmamız gerekir. Allah, bize kendisini
birleyip yalnızca O’na ibadet etmemizi, mahlûkundan, ne yakın bir meleği, ne
gönderilmiş bir peygamberi ne de salih bir velîyi O’na ortak kılmamamızı farz
kılmıştır. Bunun iki rüknü vardır:
1- Nefiy: Lâ
ilahe (kendisine ibadet edilen hiçbir ilah yoktur) sözü genel kapsamlı
nefiydir. Bununla Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyden
uzaklaşırız.
2- İspât: İllallah (Allah’ın dışında) Bu özel bir ispattır.
Gizli ve açık bütün ibadetlere hak sahibi olarak yalnızca Allah’ı kabul
etmektir.
Bunun
da yedi şartı vardır. Bu şartlar şu şiirde bir araya gelmiştir:
“Yedi
şart kaydedilmiştir, hak olarak gelen vahyin naslarında;
Zira
bunlar tamamlanmadıkça dil ile söyleyenine vermez fayda,
İlim,
yakin, kabul ve inkıyaddır, söylediklerimi iyi anla,
Sıdk,
ihlas ve muhabbet, Allah muvaffak kılsın seni sevdiği hususlarda”
Bu
şartların her birinin açıklaması şu şekildedir:
1- İlim:
Nefiy ve ispat olarak “la ilahe illallah” sözünün anlamını bilmektir. Cehâletin
zıddıdır.
2- Yakin: Zan ve tereddüt olmaksızın
bu sözün gereklerine kesin olarak inanmaktır. Şek ve şüphenin zıddıdır.
3- Kabul: “La ilahe illallah”
sözünü özet ve ayrıntılarıyla kabul edip, bu sözün gereklerinden ve
şartlarından hiçbir şeyi inkâr
etmemektir. Kabul; reddetme ve kabul etmemenin zıddıdır.
4- İnkıyâd: Hükümlerine tam
anlamıyla boyun eğmek, emirleri yerine getirip, yasaklardan uzaklaşmak, içten
ve dıştan teslim olmaktır. İşte bu tevhidin hakiki bir ölçüsü ve imanın amelî
göstergesidir. Bu, terk ve isyanın zıddıdır.
5- Sıdk: İnancında doğruluk ve
dille telaffuz edilen söze kalpten samimiyet göstermektir. Yalan ve nifakın
zıddıdır.
6- İhlâs:
Bu sözü söylerken bunu yalnız Allah için halis
kılmaktır. Riyâ (gösteriş) ve sum’a’nın (sırf başkalarının duyması için yapma)nın
zıddıdır.
7- Muhabbet: Bu mukaddes söze
ve bu sözün gereğiyle amel edenlere sevgi beslemek, dostluğu ve düşmanlığı bu
söz için yapmaktır. Bu; Hoşlanmamak ve buğz etmenin zıddıdır.
Şirk ve Türleri
Şirk: Haklarından bir hak hususunda Allah ile
başkasını eşit kılmaktır. İki türü vardır:
a- Büyük şirk:
Dua, kurban, sadaka ve bunlardan başka herhangi bir
ibadeti Allah’tan başkasına veya Allah ile beraber başkasına yönlendirmektir.
Dört kısmı vardır:
1- Dua ve istek şirki:
Bunun delili Allah Azze ve Celle’nin şu sözüdür:
“Kim Allah ile beraber, hakkında hiçbir delil bulunmayan başka bir ilâha
dua (ibadet) ederse, onun hesabı Rabbi yanındadır. Gerçek şudur ki, kâfirler
asla iflah olmayacaktır” (Mu’minun: 117)
2- Niyet, irâde ve kasıt şirki: Münafıklarda meydana gelen şirktir. Nitekim Allah
Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
“Onlar, iman edenlerle karşılaştıkları zaman, 'îman ettik" derler…” (Bakara 14)
3- Taat şirki: Allah Azze ve
Celle’nin helâl kıldığını haram, haram kıldığını helâl kılmaları halinde âlimlere
ve idarecilere itaat etmektir.
Bunun delili Allah Azze ve Celle’nin şu âyetidir:
“Onlar, Allah'ın dışında âlimlerini, rahiplerini ve
Meryem'in oğlu Mesîh'i kendilerine Rab edindiler.” (Tevbe:31)
4- Muhabbet (sevgi) şirki:
Bunun delili Allah Azze ve Celle’nin şu âyetidir:
“İnsanlar içinde bir takım kimseler de vardır ki, Allah'tan başkasını
O'na ortak edinip, onları, Allah'ı sever gibi severler.” (Bakara: 165)
Allah’tan başkası adına
yemin etmek de buna dahildir.
b- Küçük şirk:
Din’in sahibinin şirk adını verip de, büyük şirk
derecesine varmayan ve İslâm dininden çıkarmayan bütün günahlardır. Bunlar,
büyük şirke bir vesile olup, ona ulaştırması sebebiyle çok tehlikelidir.
Birçok örneklerinden bazıları; az bir riyâ
(gösteriş), halka takmak, muska asmak ve diğerleri…
Küfür ve Türleri
Küfür: Sözlük anlamı; örtmek ve
kapatmak demektir. Arap dilinde çiftçiye “Kafir” denmesi bu yüzdendir. Çünkü o,
tohumu toprakla kapatır.
Dindeki anlamı ise; imana zıt olan herşeydir. Bu
yüzden imana aykırı davranan herkese kâfir denir. Çünkü o hakkı örtmüş
ve inkâr etmiştir. İki türü vardır:
a- Büyük küfür:
İmana tamamen zıt olan bütün günahlardır. Bu,
sahibini dinden çıkarır ve cehennemde ebedî olarak kalmayı gerektirir. Bunun da
iki kısmı vardır:
1- İtikadî küfür: Mesela; Allah’a
veya rasullerine inanmamak, Kur’ân’ı veya yeniden diriltilmeyi yalanlamak ve
benzerleri şeyler böyledir.
2- Amelî küfür: Mesela; Rab Azze
ve Celle’ye sövmek, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile alay etmek, farz
namazı mazeretsiz olarak terk etmek, mushafa hakâret etmek, İslâm’ın kurallarından
herhangi bir şeye hakâret etmek, sabit olan nebevî sünnetlerden biriyle alay
etmek veya kısas cezası, içkinin, faizin, zinanın ve benzerlerinin haramlığı
gibi dinde zorunlu olarak bilinmesi gereken şeylerden birini inkâr etmek
böyledir.
b- Küçük küfür:
Kitap ve Sünnet’te “küfür” olarak isimlendirildiği
halde büyük küfür derecesine ulaşmayan bütün günahlardır. Bunları işleyen kimse
Allah’ın nimetlerine ve kendisine olan lütfuna karşı nankörlük ettiğinden dolayı
böyle isimlendirilmiştir. Bunun birçok örneği vardır. Bazıları şunlardır:
- Soya sövmek ve ölüler için ağıt yakmak. Rasûlulâh
sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“İnsanlarda
bulunan şu iki şey onların küfrüdür: Soya sövmek ve ölüye ağıt yakmak” Müslim rivayet etmiştir.
- Yine Müslümanı öldürmek de küfürdür. Çünkü Rasûlullâh
sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Müslümana
sövmek fasıklık, onu öldürmek küfürdür.”
Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
- Yine başkasıyla hükmetmeyi helal saymaksızın ya da
Allah’ın hükmünü hafife almaksızın yahut dinine hakaret etmeksizin veya
başkasının daha uygun olduğuna inanmaksızın; şehvet veya şüphe sebebiyle
Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetmek de büyük değil, küçük küfürdür.
Nitekim İbn Abbâs radıyallâhu anhuma
“Allah’ın
indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin tâ kendileridirler” (Mâide: 44) âyeti hakkında şöyle demiştir: “Bu
küfrün altında bir küfürdür.”
İbrahim
aleyhi's-selâm’ın dini olan haniflik, yalnızca Allah’a ibadet etmek ve dini
O’na halis kılmaktır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Cinleri ve
insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım” (Zariyat 56)
Tevhid
ile beraber olmadıkça ibadet; ibadet adını almaz. Nitekim taharet olmadıkça
namaz, namaz adını almaz. Abdest bozucu hallerin, tahareti bozması gibi,
ibadete de şirk girdiği zaman onu bozar. Allah şirk hakkında şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun
altındakileri ise dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 116)
*
Birinci Kaide: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendileriyle savaştığı
kafirlerin, Allah Teâlâ’nın yaratıcı ve kainatın idarecisi olduğunu kabul
etmelerine rağmen, bu onları İslam’a sokmamıştır.
Bunun
delili, Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: “De
ki: “Gökten ve yerden sizi rızıklandırıp duran kimdir? Yahut (faydalanıp
durduğunuz) kulak ve gözlerinize asıl sahip olan kimdir? Ölüden diriyi, diriden
de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri bir düzen içinde kim idare ediyor? Onlar:
“Allah” diyeceklerdir. De ki: “O halde niçin sakınmıyorsunuz?” (Yunus 31)
*
İkinci Kaide: Müşrikler
şöyle diyorlardı: “Biz ancak Allah’a yakınlaşmak ve şefaati elde etmek için
onlara dua ediyor ve yöneliyoruz.”
Onların
Allah’a yakınlaşmak için putlarına ibadet etmeleri hakkında delil, Allah Azze
ve Celle’nin şu sözüdür: “Ondan başkasını veli edinenler, biz onlara ancak
bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz derler, Allah
onların İhtilaf ettikleri hususlarda elbette hüküm verecektir. Elbette Allah yalancı ve kâfir olan kimseye hidayet etmez.” (Zümer 3)
Müşriklerin şefaat istekleri hakkında delil
ise Allah Azze ve Celle’nin şu sözüdür: “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine
ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve bunlar Allah katında
bizim şefaatçilerimizdir diyorlar.” (Yunus 18)
Şefaat
(Aracılık, yardım) menfî (reddedilen) ve
müsbet (kabul edilen) şefaat olmak üzere iki kısımdır:
Menfî
(reddedilen) şefaat: Allah’ın dışında kimsenin güç yetiremeyeceği hususlarda Allah’tan
başkasından istenen şefaattir.
Bunun
delili Allah Teâlâ’nın şu ayetidir: “Ey iman edenler! Kendisinden artık alış
veriş, dostluk ve şefaat (kayırma) bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce size
verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Kafirler zalimlerin ta kendisidir.”
(Bakara 254)
Müspet
(kabul edilen) şefaat: Allah’tan istenilen şefaattir. Şefaat eden; kendisine şefaat etme
hakkı ikram edilmiş kimsedir. Şefaatçi, Allah’ın; sözünden ve amelinden razı
olduğu kimse için şefaat edilmesine izin vermesinden sonra şefaat eder. Nitekim
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O’nun izni olmadan O’nun yanında kim şefaat
edebilir.” (Bakara 255)
*
Üçüncü Kaide: Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem çeşitli ilahlara tapan insanlara gönderildi.
Onlardan bazıları meleklere, bazıları nebilere ve salih kimselere, bazıları
ağaçlara ve taşlara, bazıları güneşe ve aya ibadet etmekteydiler. Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem ise aralarında hiçbir fark gözetmeden hepsine savaş
açtı.
Bunun
delili Allah Teâlâ’nın şu ayetidir: “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen
Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” (Enfal 39)
Güneşe
ve aya ibadet etmeleri hakkındaki delil, Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: "Gece ile
gündüz güneş ile ay O'nun ayetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer
yalnız Allah'a ibadet etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin." (Fussilet 37)
Meleklere ibadet ettikleri hakkındaki
delil, Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: "Allah size melekleri ve
peygamberleri rabler edinmenizi emretmez.” (Ali-İmran 80)
Nebîlere ibadet ettikleri hakkındaki
delil, Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: "Allah: “Ey Meryemoğlu İsa!
İnsanlara, Allah'ı bırakıp beni ve annemi iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?”
dediğinde: “Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz.
Eğer öyle söylemişsem, Sen onu bilirsin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ama
ben Senin nefsinde olanı bilmem. Gerçekten, gaybleri bilen Sensin Sen. (Maide 116)
Salih kimselere ibadet ettikleri
hakkındaki delil; Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: "O yalvardıkları da
Rabblerine yaklaşmak için vesile ararlar; O'nun rahmetini umar, azabından
korkarlar. " (İsra 57)
Taş ve ağaçlara ibadet etmeleri
hakkındaki delil, Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: "Gördünüz mü o Lat ve
Uzza'yi ve üçüncü put olan Menat'ı? " (Necm 19-20)
Ebu Vakıd El-Leysi şöyle demiştir:
"Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Huneyn'e çıktık. Biz
henüz küfürden yeni dönmüştük. Müşriklerin, yanında ibadet ettikleri ve üzerine
silahlarını astıkları bir ağaçları vardı. Buna "Zatu Envat" denilirdi.
İşte biz de bu ağacın olduğu yere geldik. Burada Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem'e: "Bize müşriklerin bu Zatu Envatları gibi bir Zatu Envat tayin et" dedik. Bunun üzerine
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allahu Ekber! Nefsim elinde olan Allah'a
yemin ederim ki, şu sözünü ettiğiniz şey tıpkı, Ehli kitabın (yani
İsrailoğullarının) Musa (aleyhi's-selâm)'a: “Ey Musa! Onların ilahları gibi,
bize bir ilah yap!” (Araf, 138-140) demelerine benziyor. Nefsim
elinde olan Allah'a yemin olsun ki, siz sizden öncekilerin yolunu olduğu gibi
takip edeceksiniz.” (Tirmizi, Ahmed,
Tayalisi ve İbn Hibban rivayet etmişlerdir.)
* Dördüncü Kaide: Şüphesiz
zamanımızdaki müşriklerin şirki önceki müşriklerin şirkinden daha şiddetlidir.
Çünkü önceki müşrikler rahat zamanlarında Allah’a şirk koşar, sıkıntı anında
şirkten sakınır sadece Allah’a yönelirlerdi. Zamanımızın müşrikleri ise
rahatlık olsun, sıkıntı olsun her hallerinde Allah’a ortak koşmaktadırlar.
Bunun delili, Allah Teâlâ’nın şu
sözüdür: “Onlar gemiye binip tehlikelerle yüz yüze geldiklerinde Dini yalnız
Allah’a has kılarak o’na yalvarırlar. Fakat Allah kendilerini Sağ salim karaya
çıkarıp kurtarınca da hemen Allah’a şirk (ortak) koşmaya başlarlar.”
(Ankebut 65)
"Allah’dan başka kendisine
kıyamete kadar cevap veremeyecek olan ve kendilerine
yapılan duadan habersiz olan kimselere dua eden kişiden daha sapık kim
olabilir?" (Ahkaf 5)
Allah en doğrusunu bilendir. Rasulullah’a,
ailesine ve ashabına salat u selam olsun.
50 Soruda Doğru Akide
Soru 1: “Allah Azze ve Celle bizleri ne için yarattı?”
Cevap: “Bizi yalnızca kendisine kulluk etmemiz, O’na
hiçbir şeyi ortak koşmamamız ve O’nun dışında ibadet edilenleri reddetmemiz
için yarattı.”
Kur’ân’dan delili: “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım” (Zâriyât: 56)
Yani cinleri ve insanları ortak koşmadan, yalnızca
kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır.
Sünnetten delili: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnızca
kendisine ibadet etmeleridir.”
Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 2: İbadet nedir ve kabul edilmesinin şartları
nelerdir?
Cevap: “İbadet; Allah Azze ve Celle’nin sevip razı
olduğu, gizli ve açık söz ve amellerle beraber sevginin kemâliyle âlemlerin rabbi
olan Allah için korku ve ümitle tam bir zillet göstermektir.”
İbadetin kabulünün şartları;
1- Allah Azze ve Celle için ihlâs
2- Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e tâbi
olmaktır.
Kur’ân’dan delili: “Dini O’na hâlis kılarak Allah’a kulluk etmekten
başkasıyla emrolunmadılar.” (Beyyine: 5)
Sünnetten delili: “Her kim emrimiz olmayan bir amelde bulunursa, o reddolunmuştur.” Yani ameli reddedilir, kabul edilmez. Bunu Müslim
rivayet etmiştir.
Soru 3: Allah rasullerini ne için göndermiştir?
Cevap: İnsanları tevhide, Azîz ve Hamîd olan Allah’a
ibadet etmeye, şirk ve tâguttan uzaklaşmaya davet etmeleri için göndermiştir.
Kur’ân’dan delili: “Biz her ümmete, Allah’a kulluk etmeleri ve tâguttan
uzaklaşmaları için bir rasul gönderdik.”
(Nahl: 36)
Tagut: Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen ve
bu ibadetten razı olan her şeydir.
Sünnet’ten delili: “Peygamberler, farklı analardan doğmuş olsalar da, dinleri bir olan
kardeşlerdir.” Buhâri rivayet
etmiştir. Yani her rasul dinde birbirinin kardeşidir ve tevhide davette ittifak
etmişlerdir.
Soru 4: İttibâ Tevhidi Nedir?
Cevap: Tam anlamıyla Rasûlullâh sallallâhu
aleyhi ve sellem’e teslim olmak, emrine boyun eğmek, aklî denilen bâtıl hayallerle
itiraz etmeksizin verdiği haberi kabul ve tasdik ederek karşılamak, bu haberler
hakkında şüphe ve kuşkuya düşmemek, kıyas, rüya, keşif ve siyaset gibi
kişilerin görüşleri ve zihinlerin süprüntülerini onun önüne geçirmemek, O’nu
gönderen Allah Subhânehû
ve Teâlâ’nın ibadet, huşu, zillet, tevbe ve tevekkülde birlendiği gibi, Rasûlulâh sallallâhu
aleyhi ve sellem’in de hükmü kabul etmede, teslimiyette, boyun eğmede, itaat ve
ittibâda birlenmesidir. İşte bu
iki tevhiddir. Kulun Allah’ın azâbından
kurtulması ancak bu ikisiyle mümkündür. Biri rasûlü gönderenin tevhidi/birlenmesi,
diğeri de rasûle uyma tevhididir Bu, “Muhammedun Rasûlulâh” şehâdetinin manasına dahildir.
Kur’ân’dan delili: “Fakat hayır; Rabbine yeminler olsun ki onlar,
aralarında çekiştikleri şeyler hakkında seni hakem yapıp, sonra da verdiğin
hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet göstermedikçe
îman etmiş olmazlar” (Nisa: 65)
“Ey iman edenler!
Allah’ın ve rasûlünün önüne geçmeyin” (Hucurât :1)
Sünnet’ten delili: “Rasûlulâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu
anh’ın elinde Tevrat’tan sayfalar görünce öfkelenmiş,
“Vallahi şayet Mûsâ
hayatta ve aranızda olsa idi, benden başkasına tâbi olması ona helâl olmazdı”
buyurmuştur. Bu lafızla Ebu Ya’la, Câbir radıyallâhu anh’dan rivayet
etmiştir.
Rasûlulâh sallallâhu
aleyhi ve sellem
dışında birine tâbi olmak, Mûsâ aleyhi's-selâm gibi bir peygamber
için dahi helâl değildir. Mûsâ aleyhi's-selâm gibi ulul-azm bir peygambere ait
olsa dahi, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiğinden başkasına
tabi olmak helâl değildir. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, böyle bir davranışı, Ömer
radıyallâhu anh gibi cennetle müjdelediği bir sahâbesinden dahi kabul etmemiş,
ona böylesine öfkelenmiştir!
Soru 5: Tevhidin Müslüman’a faydası nedir?
Cevap: Hidâyet, dünyada güvende
olmak ve Allah’ın âhiretteki azâbından selâmette olmaktır.
Kur’ân’dan delili: “İman edenler ve imanlarına
şirk bulaştırmayanlar, işte emniyet onlar içindir ve doğru yola iletilmiş
olanlar da onlardır." (En’âm: 82)
Sünnet’ten delili: “…Kulların da Allah üzerindeki hakkı, Allah’ın kendisine hiçbir şeyi şirk
koşmayanlara azab etmemesidir.”
Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 6: “Allah Azze ve Celle nerededir?”
Cevap: Allah Teâlâ semâda,
arşı üzerine istivâ etmiştir. Mahlûkatından ayrıdır, arşa ve altındakilere
muhtaç olmaktan uzak ve yücedir.
Kur’ân’dan delili: “Rahmân arşa istivâ etmiştir.” (Tâha: 5) Yani İmam Buhâri’nin
Sahih’inde naklettiği gibi, arş üzerine yükselmiştir.
Sünnet’ten delili: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem cariyeye: “Allah nerede?” diye sormuş, o da: “Semâda” deyince, Rasûlulâh sallallâhu
aleyhi ve sellem câriyenin sahibine: “Onu azat et. Zira o mü’minedir” buyurmuştur. Bunu Müslim rivayet etmiştir.
Soru 7: “Allah bizimle beraberdir” sözünün anlamı nedir?
Cevap: Allah genel ve özel beraberliği ile bizimle
beraberdir. Bu, mukaddes zatıyla beraberlik değildir. Allah Subhânehû’nun genel
beraberliği ile bizimle olması; bütün mahlûkatı bilmesi, işitmesi, görmesi ve
kuşatması ile beraber olmasıdır. Özel beraberliği ise; yalnızca
peygamberlerine, dostlarına ve takva sahibi olanlara yardımı, desteği ve başarı
vermesi ile beraberliğidir.
Kur’ân’dan delili: “Nerede olursanız O sizinle beraberdir, Allah yaptıklarınızı görmektedir” (Hadid :4)
“Şüphesiz
ben ikinizle beraberim, işitiyor ve görüyorum.” (Taha 46)
Sünnetten delili: “Şüphesiz sizler işiten ve yakın olana seslenmektesiniz, O sizinle
beraberdir.” Buhâri ve Müslim rivayet
etmişlerdir. Yani Allah genel ve özel beraberliği ile size yakındır.
Soru 8: “Müminler Rableri Azze ve Celle’yi ne zaman görecekler?”
Cevap: Müminler Rableri Azze ve Celle’yi Kıyâmet
Günü göreceklerdir. Bu Cennet’in en büyük nimetidir.
Kur’ân’dan delili: “O gün parıldayan yüzler vardır,
Rablerine bakarlar.” (Kıyâmet: 22-23) Yani Allah Azze ve Celle’nin kerim vechine (yüzüne)
bakarlar.
Sünnet’ten delili: “Şüphesiz sizler, şu dolunayı gördüğünüz gibi, rabbinizi göreceksiniz ve
O’nu görmekte izdiham yaşamaya-caksınız.”
Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir. Yani O’nu görmekte zorluk çekmeyeceksiniz
demektir.
Soru 9: “Müslümanların Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki
itikadı nedir?”
Cevap: Kur’ân Allah’ın hakiki konuşması ile
indirilmiş kelâmıdır. Mahlûk değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan başlamış ve
O’na dönücüdür.
Kur’ân’dan delili: “Eğer müşriklerden biri, sana
sığınmak isterse, ona güven ver ki, Allah'ın kelâmını işitsin” (Tevbe: 6)
Sünnet’ten delili: “Beni kavmine götürecek kimse yok mu? Zira Kureyş kendilerine rabbimin kelamını
tebliğ etmeme engel olmuştur.”
Ebu Dâvud rivayet etmiştir.
Soru 10: “Allah Azze ve Celle Kur’ân-ı Kerîm’i niçin
indirdi?”
Cevap: Allah onu insanlara hidâyet, şifa ve rahmet
olması, âyetlerini iyice düşünüp onlarla amel etmeleri için indirmiştir.
Kur’ân’dan delili: “De ki: “Bu Kur'ân, îman edenler için bir hidâyet ve bir şifadır.” (Fussilet: 44)
“Onlar Kur'ânı hiç düşünmüyorlar
mı?” (Nisa: 82)
Sünnet’ten delili: “Kur’ân’ı okuyun, onunla haddi aşmayın.
Ondan uzaklaşmayın. Onunla yemeyin ve onunla (mal ve şöhret) çoğaltmayın.” Ahmed rivayet etmiştir.
Soru 11: “Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti’nin Kur’ân’a karşı konumu nedir?”
Cevap: “Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünneti,
Kur’ân’ı tefsir eder ve açıklar, genel kapsamlı ifadelerini özel kılar, kayıt
ve şarta bağlı olmayanını kayda ve şarta bağlar, ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de
belirtilmeyen hükümler ekler.
Kur’ân’dan delili: “Evlerinizde
okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.” (Ahzâb:
34)
Bu
âyette
geçen hikmet; Sünnet’tir.
Sünnet’ten
delili: “Dikkat edin! Bana Kur’ân ve onunla beraber misli verildi.”
Bunu
Ahmed rivayet etmiştir. “Kur’ân’ın misli” ile kastedilen; kendisiyle amel
edilmesi, Kur’ân’ı açıklaması ve delil olması bakımından Kur’ân ile eşdeğerde
olan Sünnet’tir.
Soru 12: “Allah Azze ve Celle katında günahların en
büyüğü hangisidir?”
Cevap: Allah’a isyan edilen günahların en büyüğü
Allah Azze ve Celle’ye ortak koşmaktır.
Kur’ân’dan delili: “Ey oğulcuğum!
Allah'a sakın şirk koşma; zira şirk en büyük zulümdür." (Lokmân:13)
Çünkü
şirk koşan, kendisini Cehennem’e attığı için kendi nefsine ve münezzeh olduğu
halde kendisine ortak koştuğu için de Allah’a karşı zulmetmiştir.
Sünnet’ten delili: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e “Allah katında en büyük günah hangisidir?” diye
sorulunca şöyle buyurdu: “Seni
yaratan Allah olduğu halde O’na denk (ortak) edinmendir.”
Buhâri
ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 13: “Büyük şirkin zararı nedir?”
Cevap: Büyük şirk; bunu işleyen kimsenin Cennet’e
girmekten mahrum olmasına ve Cehennem’de ebedî olarak kalmasına sebep olur. O
ne kötü bir kalış yeridir!
Kur’ân’dan delili: “Şüphesiz her kim Allah'a şirk
koşarsa, Allah ona Cennet’i haram kılar ve varacağı yer de ateş olur.” (Mâide72)
Sünnet’ten delili: “Kim Allah’a bir şeyi ortak koşmuş olarak ölürse Cehennem’e girer.” Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 14: “Allah’a şirk
koşmuş olanlara Kıyâmet Günü’nde salih
amelleri fayda verir mi?”
Cevap: Allah’a şirk koşmuş olan kimselere salih
amelleri fayda vermez. Çünkü büyük şirk, bütün amelleri iptal eder. Bundan
Allah’a sığınırız.
Kur’ân’dan delili: “Eğer Allah'a ortak koşmuş olsalardı,
yapmış oldukları iyi işler, kendilerinden boşa gitmiş olurdu.” (En’âm: 88)
Sünnet’ten delili: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ buyurdu ki: “Her kim benimle beraber başkasını bana ortak
koştuğu bir amelde bulunursa onu ve şirk koştuğunu baş başa bırakırım.” Bu kudsî hadisi Müslim rivayet etmiştir.
Soru 15: “Müslüman bir kimsenin Allah’a şirk koşması
mümkün müdür?”
Cevap: “Evet. Bilmeden şirke düşebilir ve bu küçük
şirk hakkında özeldir. Bunun sebebi; tevhidi ve onu bozan şeyleri
bilmemesidir.”
Kur’ân’dan delili: “Onların çoğu Allah’a ortak koşmadan iman etmezler.” (Yusuf:106)
Sünnet’ten delili: “Allah’ım! Şüphesiz ben, bilerek sana ortak koşmaktan sana sığınırım ve
bilmeden işlediğim hakkında senden bağışlanma dilerim.” Buhâri, Edebu’l-Müfred’de rivayet etmiştir.
Soru:16: “Riyâ (gösteriş) nedir ve hükmü nedir?”
Cevap: Riyâ; insanların görmeleri
ve yapan kimseyi övmeleri için ibadeti açıktan yapmaktır. Hükmü; küçük şirk
olduğundan dolayı caiz olmamasıdır.
Kur’ân’dan delili: “Dîni Allah'a halis kılarak O'na
ibadet et”
(Zümer:2)
Sünnet’ten delili: “Hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir.” Bunun ne olduğu sorulunca Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu: “Riyâdır” Bunu Ahmed rivayet etmiştir.
Soru 17: “Allah’tan başkası adına yemin etmenin hükmü
nedir?”
Cevap: Allah’tan başkası adına, mesela bir peygamber
veya bir velî adına yahut emanet veya başka bir şey üzerine yemin etmek caiz
değildir. Çünkü bu kasıtlı yapılırsa büyük şirktir. Kasıtsız olarak yapılırsa
küçük şirktir.
Kur’ân’dan delili: “De ki: "Hayır, Rabbıma
yemin ederim ki, siz, mutlaka diriltileceksiniz; sonra da yaptıklarınızdan
mutlaka haber verileceksiniz.” (Tegâbun: 7)
Sünnet’ten delili: “Kim Allah’tan başkası adına yemin ederse küfretmiş veya şirk koşmuştur.” Tirmizi rivayet etmiştir.
Soru 18: “Allah ve sen dilersen” veya “Allah ve falan
dilerse” demenin hükmü nedir?”
Cevap: Bu küçük şirk olduğundan caiz değildir. Çünkü
bu sözde Allah ile mahlûkundan birini eşit kılmak vardır.
Kur’ân’dan delili: “O halde (bütün bunları)
bilip dururken Allah’a ortaklar koşmayın” (Bakara: 22)
Sünnet’ten delili: “Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü!
Allah ve sen dilersen” deyince Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem: “Beni Allah’a denk (eş) mi kıldın? Bilakis yalnız
Allah dilerse de” Bunu Ahmed
rivayet etmiştir. Ebu Dâvud’un rivayetinde: “Allah ve filan dilerse demeyiniz. Lakin Allah dilerse, sonra falan
dilerse” deyiniz.”
Soru 19: “Temime (muska) nedir? Onu asmanın hükmü
nedir? Buna benzeyen halka, iplik ve benzerlerini takınmanın hükmü nedir?
Cevap: Temime: Nazarın şerrini engellemek veya
uzaklaştırmak için boyna asılan boncuk, kolye, kâğıt ve benzerleridir. Cahiliye
halkı nazarın zararının ortadan kalkmasının ancak bunlarla tamam olduğunu iddia
ettiklerinden “temime” adını vermişlerdir. Bu caiz değildir. Zira bu, küçük
şirktendir. Yine kollara halka ve bilezikler takmak, boyuna ip ve bez bağlamak,
kapılara tuz, biber, el ayası, nazar boncuğu şeklinde mavi taş ve benzerlerini
asmak da böyledir.
Kur’ân’dan delili: “Eğer Allah sana bir zarar
dokundurursa, o zararı kaldıracak yine O'ndan başkası yoktur.” (En’âm: 17)
Sünnet’ten delili: “Kim temime (muska) asarsa şirk koşmuştur.” Ahmed rivayet etmiştir. Diğer rivayette: “Kim temime asarsa Allah onun işini tamama
erdirmesin.”
Soru 20: “Tatayyur nedir? Bazılarının
karga ötüşü işittiği zaman “Ey kuşun hayrı” ve buna benzer sözler söylemelerinin hükmü nedir?
Cevap: Tatayyur; görülen veya işitilen bir şeyi
uğursuz saymaktır. Cahiliyye kalıntılarındandır. Bazı zatları ve karga gibi
şeylerin seslerini uğursuzluğa yormak böyledir. Bahsi geçen söz de böyledir.
Zira karganın elinde hayra ya da şerre dair bir şey yoktur. Fayda ve zarar
ancak Allah’tandır. Bunun hükmüne gelince; caiz değildir. Çünkü bu küçük
şirktendir.
Kur’ân’dan delili: “Kendilerine bir kötülük isabet
edince de, Mûsâ'nın ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna yoruyorlardı.
Oysa onların uğursuzluğu Allah katındadır” (A’râf:131)
Sünnet’ten delili: “Advâ (hastalığın bulaşması) ve tatayyur (uğursuz sayma) yoktur. Fe’l
(iyiye yormak) ise hoşuma gider.”
Sahâbeler: “Fe’l nedir?” diye sorunca: “Güzel sözdür” buyurdu. Buhâri
ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 21: “Yağmurun yağmasında yıldızların (burçların)
bir sebep olduğuna inanmanın hükmü nedir?”
Cevap: Caiz değildir. Zira bu küçük şirktendir. Bazı
insanlar yağmuru indirenin hakikatte Allah olduğuna inansalar da, yağmurun
inmesinde ve şiddetinde yıldızların da etkisi olduğuna inanırlar. Bu bozuk bir
inançtır. Çünkü yağmurun inmesinin sebebi, itikad edilen falan yıldızın seyrine
bağlanmaktadır. Hâlbuki bu din ve takdir olarak yağmurun inmesine bir sebep değildir.
Ancak; “Kış zamanında falan yıldızın çıktığı vakit yağmur yağmıştı” demekte
sakınca yoktur. Çünkü bu yağmurun inmesi hakkındaki Allah’ın âdetinin, bilinen
vakitlerde meydana gelerek, yağmurun inmesinin bilinen yıldızın geçişine tevâfuk
etmesidir.
Kur’ân’dan delili: “Size verilen rızka karşı şükrü
onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz.” (Vâkıa: 82)
Sünnet’ten delili: “Allah Teâlâ şöyle buyurdu “…Şu ve şu yıldız sayesinde yağmur gördük
diyen bana küfretmiş, yıldızlara iman etmiştir.” Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 22: “Rızık, şifa ve benzerleri gibi Allah’tan
başkasının gücünün yetmediği bir konuda Allah’tan başkasından yardım istemenin
hükmü nedir?”
Cevap: Bu caiz değildir. Çünkü bu büyük şirktir.
Kur’ân’dan delili: “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz” (Fâtiha: 5)
Sünnet’ten delili: “Bir şey dilediğinde Allah’tan dile, yardım istediğinde de Allah’tan
yardım iste.” Tirmizi rivayet etmiştir.
Soru 23: “Allah Azze ve Celle’den başkasına adak adamanın hükmü nedir?”
Cevap: Allah Azze ve Celle’den başkasına adak adamak caiz değildir. Zira adak
bir ibadettir. Bunun Allah’tan başkasına yönlendirilmesi büyük şirktir.
Kur’ân’dan delili: “Rabbim! Ben karnımdakini yalnız
ibadet için sana adadım; (bunu) benden kabul et” (Al-i İmrân: 35)
Sünnet’ten delili: “Kim Allah’a itaat etmeyi adamışsa O’na itaat etsin. Kim de O’na isyan
etmeyi adamışsa isyan etmesin.”
Buhâri rivayet etmiştir.
Soru 24: “Allah Azze ve Celle’den başkası için kurban
kesmenin hükmü nedir?”
Cevap: Allah Azze ve Celle’den başkası için kurban kesmek caiz değildir. Çünkü
Allah Azze ve Celle’den
başkası için kurban kesmek büyük şirktir.
Kur’ân’dan delili: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” (Kevser: 2)
Sünnet’ten delili: “Allah’tan başkası için kurban kesene Allah lânet
etsin.” Müslim rivayet
etmiştir.
Soru 25: “Kabirler, taşlar, ağaçlar ve benzerleri gibi
Kâbe’den
başka bir şeyi tavaf etmenin hükmü nedir?”
Cevap: Caiz değildir. Çünkü tavaf bir ibadettir. Bu
ibadetin, yerinden başka bir yerde yapılması caiz değildir. İlim ehli, Kâbe’den
başka bir şeyin tavaf edilmesinin haram oluşunda söz birliği etmişlerdir.
Mesela şayet kabrin etrafında, kabrin sahibine yakınlaşmak amacıyla tavaf
edilirse bu büyük şirktir. Fakat bunu yapmanın Allah’a bir yakınlık olduğunu
zannediyorsa, bu çirkin bir bid’attir ve şirke bir vesiledir. Bundan Allah’a
sığınırız.
Kur’ân’dan delili: “Beytu’l-atîk’i tavaf
etsinler”
(Hac: 29) âyette geçen “beytu’l-atîk” Kâ’bedir.
Sünnet’ten delili: “Kim Kâ’beyi tavaf eder ve iki rekât namaz kılarsa
bir köle azat etmiş gibi olur.”
İbn Mace rivayet etmiştir.
Soru 26: “Kişinin bir ölünün kabri önünde namaz kılmasının
hükmü nedir?”
Cevap: Kabirlere doğru namaz kılmak caiz değildir.
Zira bu büyük şirke sebep ve vesile olur.
Kur’ân’dan delili: “Yüzünü Mescid-i Harâm tarafına
(Kâ’be'ye) çevir.” (Bakara: 144)
Yani Kâ’be tarafına yönel demektir.
Sünnet’ten delili: “Kabirler üzerine oturmayın ve onlara doğru namaz kılmayın.”
Müslim rivayet etmiştir. Hadiste kastedilen; namazda
kabirlere yönelerek onları kıble edinmeyin demektir.
Soru 27: “Ölüyü mescide gömmenin veya salih bir
kimsenin kabri üzerine mescid bina etmenin hükmü nedir?”
Cevap: Bu caiz değildir. Çünkü büyük şirke vesiledir.
Mescitler, içinde ölülerin defnedilmeleri için yapılmamışlardır. Sadece namaz
kılmak ve orada Allah’ın isminin zikredilmesi için yapılmışlardır.
Yöneticilerin ve onların konumunda olanların mescitlerde bulunan bütün şirk
manzaralarını yok etmeleri gerekir. Yine şayet bir kabir üzerine mescit bina
edilmişse bunların da yıkılmaları gerekir. Çünkü böyle mescitlerde namaz kılmak
caiz değildir. Ama ölü, mevcut olan bir mescide defnedilmişse, kabir kıble
tarafında olmadığı sürece orada namaz caizdir. Lakin sorumluların kabri oradan
kaldırtıp Müslümanların kabristanına naklettirmesi gerekir.
Kur’ân’dan delili: “Sakın ola ki evvelce kendilerine
kitap verilip de aradan geçen zamanın uzaması dolayısıyla kalpleri katılaşan ve
çoğu da fâsık olan Yahudî ve Hristiyanlara benzemesinler.” (Hadîd:16)
Sünnet’ten delili: “Allah Yahudî ve Hristiyanlara lânet etsin! Onlar peygamberlerinin
kabirlerini mescitler edindiler.”
Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 28: “Sihir (büyü) nedir ve bunu yapanın hükmü
nedir?”
Cevap: Sihir, kalplere ve bedenlere tesir ederek
hasta eden, öldüren veya ara açan düğümler üflemek ve tılsımlar yapmaktır. Lâkin
bu, Allah’ın izni olmadıkça kimseye zarar vermez. Sihir yapmanın hükmü;
küfürdür ve bunu yapan kimse Allah’a kâfir olmuştur.
Kur’ân’dan delili: “Hâlbuki Süleymân küfretmemişti. Asıl şeytanlar sihri insanlara öğreterek küfretmişlerdi.” (Bakara: 102)
Sünnet’ten delili: “Helâk edici yedi şeyden kaçınınız” Dediler ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Onlar nelerdir?”
Şöyle buyurdu: “Allah’a
ortak koşmak, sihir yapmak…” Buhari ve Müslim
rivayet etmişlerdir.
Soru 29: “Kâhin ile arrâf (medyum) arasındaki fark nedir? Onlara
gitmenin hükmü nedir?”
Cevap: Kâhin; gelecekle ilgili gayb haberleri veren
kimsedir. Mesela gelecek bir felâketi yahut herhangi bir şahsın ne zaman öleceğini
haber verir. Arrâf ise geçmişte meydana gelmiş olaylar hakkındaki gaybi
bildiğini iddia eden kimsedir. Mesela çalınan şeylerin veya kaybolan eşyaların
nerede olduğunu haber verir. Her ikisi de aynı türdendir. Düzenbazlar,
müneccimler (burçlar hakkında konuşan astrologlar) ve falcılar da bu hükümdedir.
Yine avuç okuyan veya kahve fincanında fal bakanlar da böyledir. Bunların hepsi
de gayb iddiası, cinlerden yardım isteme ve onlara ibadet etme hususunda
birleşirler. Onlara gitmenin hükmüne gelince, eğer teselli bulmak amacıyla veya
onlara inanmaksızın lüzumsuz olarak gidilirse bu caiz değildir. Zira bu küçük
şirktir. Böyle yapan kimsenin kırk gün namazı kabul edilmez. Onların gaybı
bilme iddialarının tasdiklenmesi ise büyük şirktir.
Kur’ân’dan delili: “De ki: "Göklerde ve
yerde Allah'tan başka hiç kimse gaybı bilmez.” (Neml:65)
Sünnet’ten delili: “Kim bir arrâfa gider de, ona bir şey sorarsa kırk gün namazı
kabul edilmez.” Müslim rivayet etmiştir.
“Kim
bir kâhine veya arrâfa
gider de, onun söylediklerini tasdik ederse, Muhammed sallallâhu
aleyhi ve sellem’e indirileni inkâr etmiş olur.” Ahmed rivayet etmiştir.
Soru 30: “Duâ bir ibadet midir?”
Cevap: Duâ bir ibadettir.
Hatta onda ibadetin bütün anlamları mevcuttur. Dua yalnızca Allah’a özel olan
bir haktır.
Kur’ân’dan delili: “Rabbiniz şöyle buyurmuştur:
“Bana dua edin ki size karşılığını vereyim. Bana ibadet etmekten kibirlenenler,
zelîl olarak Cehennem’e gireceklerdir” (Mu’min: 60)
Allah Azze ve Celle, âyetin açık ifadesiyle duâyı ibadet olarak isimlendirmiştir.
Sünnet’ten delili “Duâ ibadetin tâ kendisidir.” Tirmizi rivayet etmiştir.
Soru 31: “Ölüler, dirilerin dualarına cevap verebilirler
mi?”
Cevap: “Ölüler dirilerin dualarına cevap veremezler.
Bilakis onlar, dirilerin kendileri için duâ etmelerine muhtaçtırlar.
Çünkü onların amelleri kesilmiştir.
Kur’ân’dan delili: “Eğer onlara duâ ederseniz,
duanızı işitmezler; işitseler bile, size cevap veremezler.” (Fâtır 14)
Sünnet’ten
delili: “Şüphesiz Allah’ın
yeryüzünde dolaşıp, ümmetimin selâmını
bana ulaştıran melekleri vardır.”
Nesâi rivayet etmiştir.
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetinin selâmını işitemediğine ve bunun kendisine ancak melekler
vasıtasıyla ulaştırıldığına göre – ki bu Rasûlullâh
sallallâhu
aleyhi ve sellem’e özel bir durumdur
– ondan daha düşük konumda olan ölüler nasıl işitebilirler?
Soru 32: “Belâ ve şiddetli sıkıntılar meydana
geldiğinde, Allah’tan başkasına duâ etmenin, mesela bazılarının: “Meded ya Rasûlullâh!”
“Ya Huseyn, bana yetiş” demeleri gibi, Allah katında yakın kimseler olan
ölülere seslenmenin hükmü nedir?
Cevap: İster bir peygamber, ister bir velî, kim
olursa olsun, Allah’tan başkasına seslenerek duâ
etmek, sahibini ebedî kalmak üzere Cehennem’e sokan büyük şirktir.
Kur’ân’dan delili: “Şüphe yoktur ki mescidler,
Allah'a mahsustur. Bu itibarla oralarda, Allah ile beraber başkasına da duâ etmeyin” (Cin: 18)
Sünnet’ten delili: “Kim Allah’ın dışında ortak edindiği şeye duâ ederek ölürse Cehennem’e girer.”
Buhâri rivayet etmiştir.
Soru 33: “Şefâatin manası nedir? Kıyâmet Günü’nde Rasûlullâh
sallallâhu aleyhi ve sellem’in şefâatine nasıl ulaşılabilir?”
Cevap: Şefâat; iyiliğin elde
edilmesi veya kötülüğün uzaklaştırılması için başkasına aracı olmaktır. Kıyâmet Günü’nde Rasûlullâh
sallallâhu aleyhi ve sellem’in bizlere şefâat etmesine izin
vermesi için, yalnızca şefâatin sahibi olan Allah
Azze ve Celle’ye duâ etmeliyiz. Ancak bu
şekilde duâ ederek O’nun şefâatine ulaşabiliriz.
Kur’ân’dan delili: “Nitekim göklerde nice melekler
vardır ki, şefâatleri
ancak Allah'ın, dilediği ve hoşnud olduğu kimse için izin vermesinden sonra bir
işe yarar” (Necm: 26)
Sünnet’ten delili: “Allah’ım onu benim hakkımda şefâatçi
kıl.”
Ahmed rivayet etmiştir. Bu duânın anlamı; Rabbimden Kıyâmet Günü’nde Rasûlullâh
sallallâhu aleyhi ve sellem’in bana şefâat etmesini dilerim” demektir.
Soru 34: “Rasûlullâh
sallallâhu aleyhi ve sellem’i kötülenen aşırılık
(uçurmak) derecesinde mübâlağalı şekilde övmenin hükmü nedir?”
Cevap: Bu caiz değildir. Zira bu kötülenen bir
aşırılık ve sahibinin büyük şirke düşmesine sebep olan bir vesiledir.
Kur’ân’dan delili: “De ki: "Ben de sizin
gibi bir insanım. İlahınızın tek bir ilâh olduğu bana vahyediliyor.” (Kehf:110)
Sünnet’ten delili: “Hristiyanların Meryem Oğlu (İsâ aleyhi's-selâm)’ı aşırı şekilde övüp uçurdukları gibi
sakın beni de uçurmayın. Ben sadece Allah’ın kuluyum. “Allah’ın kulu ve Rasûlü”
deyiniz.” Buhâri rivayet etmiştir.
Soru 35: “Tevessül nedir? Çeşitleri nelerdir?”
Cevap: Tevessül; Allah Azze
ve Celle’ye razı olduğu amellerle
yakınlaşma talebidir. İki çeşittir:
a- Meşru
tevessül: Bunun da üç kısmı vardır:
1- Allah Azze ve Celle’nin zâtı, isimleri, sıfatları ve fiilleri ile tevessül
etmek.
Kur’ân’dan delili: “Allah'ın güzel isimleri vardır;
O'na bu isimlerle duâ edin.” (A’râf 180)
Sünnet’ten delili: “(Allah’ım!) Senden kendini isimlendirdiğin bütün isimlerinle istiyorum.” Ahmed rivayet etmiştir.
2- Salih amellerle tevessül etmek.
Kur’ân’dan delili: “Onlar şöyle derler: “Rabbimiz, şüphesiz biz îman
ettik; öyleyse bizim günâhlarımızı bağışla ve bizi cehennem azâbından koru” (Al-i İmrân 16)
Sünnetten delili: Mağarada hapis kalan üç kişi ile
ilgili hadiste şöyle geçmektedir:
“Allah’ım!
Senin ilminde bunu senin vechini dilemek için yapmışsam, bizden sıkıntıyı gider…” Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
3- Ölülerden değil de, hayatta olan salih
kimselerden duâ isteyerek tevessül etmek.
Kur’ân’dan delili: “Oğulları ise demişlerdi ki:
“Ey babamız! Bizim için günâhlarımızın bağışlanmasını dile. Biz, hiç şüphesiz
hatalı idik.”
(Yusuf: 97)
Sünnet’ten delili: Ukkâşe radıyallâhu anh hadisinde:
“Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’a duâ et de beni onlardan (hesapsız olarak cennete
girenlerden) kılsın.” Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allah’ım! Onu, onlardan kıl.” Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
b- Yasaklanmış
tevessül: Bu, kulun, Allah Azze ve
Celle’ye Kitap ve Sünnet’te meşru bir vesile olduğu sabit olmayan bir şeyle
yakınlaşmak istemesidir. Mesela duâ eden kimsenin duâsında yaratılmışlardan
birini aracı kılması böyledir. Duâ eden kimse, kim olursa olsun, bu yaratılmışı
kendisi ile Allah arasında aracı kılarak: “Senden peygamberin ile (onun hakkı
için, onun yüzü suyu hürmetine) veya onun senin yanındaki makamı için
istiyorum” der. Bu tevessül çeşidi dinen haramdır. Bu yüzden el-Fârûk Ömer b.
el-Hattâb radıyallâhu anh, yağmur duâsı esnasında, Nebî sallallâhu aleyhi ve
sellem’in amcası Abbâs radıyallâhu anh’ın duâ etmesini istemiş ve şöyle demiştir:
“Allah’ım! Biz Nebî’miz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile sana tevessül ederdik ve bize yağmur verirdin.
Şimdi de sana peygamberinin amcası ile tevessül ediyoruz, bize yağmur ver”
Bunun üzerine yağmur yağdı. Buhari rivayet etmiştir. Muhammed sallallahu aleyhi
ve sellem’in sahabeleri, onunla veya makamıyla tevessül etmek için
peygamberlerinin kabrine gitmemişlerdir. Bilakis yalnızca Allah’a duâ etmişler
ve onlara yardım edilmiştir.
Soru 36: “Evliyâ (Allah dostları) kimlerdir?”
Cevap: “Onlar dışlarını ve içlerini Sünnet’e tabi
olmakla ve şeriate muhâlefet etmemekle imar eden takvâ sahibi mü’minlerdir.”
Kur’ân’dan delili: “Haberiniz olsun ki, Allah'ın
dostlarına hiçbir korku yoktur; mahzun olacaklar da onlar değildir. Onlar, îman
edenler ve takvâya ermiş olanlardır” (Yûnus: 62-63)
Sünnet’ten delili: “Dikkat edin! Aranızdan dostlarım takvâ sahibi olanlardır.”
İbn Ebi Şeybe rivayet etmiştir.
Soru 37: “Sahâbelere (radıyallâhu anhum ecmaîn) karşı görevlerimiz nelerdir?”
Cevap: Onları sevmek, onlar hakkında “Allah razı
olsun” demek, faziletlerini zikretmek, onları savunmak ve onların aralarında geçen
meseleler hakkında sükût etmektir.
Kur’ân’dan delili: “Muhacirlerden ve Ensar’dan
(İslam yolunda) yarışanların öncüleriyle, onlara güzellikle tâbi olanlardan
Allah hoşnut olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır.” (Tevbe 100)
Sünnetten delili: “Ashabıma sövmeyin! Sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse,
onlardan birinin bir müd’lük veya yarım müd’lük infakının ecrine ulaşamaz.”
Buhari ve Muslim rivayet etmişlerdir.
Soru 38: “Mümin kimlere dost olup sevebilir?”
Cevap: Mü’minin dostluğu; Allah, Rasûlü, Müslümanların
imamları (liderleri ve âlimleri) ve Müslüman halk içindir.
Kur’ân’dan delili: “Sizin asıl dostunuz
Allah'tır, Rasûlü’dür ve (Allah'ın emirlerine) boyun eğerek namazlarını
dosdoğru kılıp zekâtlarını veren mü'minlerdir” (Mâide: 55)
Sünnet’ten delili: “Benim velîm (dostum) ancak Allah ve sâlih müminlerdir”
Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 39: “Müslüman olmayanları velî (dost) edinmenin
hükmü nedir?”
Cevap: “Onları dost edinmek caiz değildir. Çünkü
dostluğun aslı sevgi ve destektir. Bu başkalarına değil, yalnızca mü’minlere
özeldir.
Kur’ân’dan delili: “Ey îman edenler! Yahudîleri
ve Hristiyanları kendinize dost edinmeyin, Onlar birbirlerinin dostudurlar.
İçinizden her kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
Sünnet’ten delili: “Şüphesiz falan ailesi benim dostlarım değillerdir” (Çünkü onlar kâfirlerdi)
Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 40: “Müslümanların ülkelerinde yaşayan kâfirlere karşı İslâm’ın konumu nedir?”
Cevap: “İslâm, Müslümanların ülkelerinde yaşayan kâfirlerin
bütün haklarını güvence altına alır. Mallarını, namuslarını ve canlarını korur.
Hatta her Müslümanın onlara hoş muamelede bulunmasını farz kılar. Çünkü Allah
onlara karşı adil davranmayı ve iyilikte bulunmayı emretmiştir.”
Kur’ân’dan delili: “Bir kavme karşı olan düşmanlığınız,
sizi (haklarında) âdil davranmamaya sevketmesin. Adaletli olun; zira bu,
takvaya daha yakındır” (Mâide: 8)
Sünnet’ten delili: “Bir genç Nebî sallallâhu aleyhi
ve sellem’e hizmet ederdi. O hastalandığı zaman Nebî sallallâhu aleyhi ve
sellem onun ziyaretine gitti ve başı ucunda oturdu. Ona: “Müslüman ol” dedi. O da yanında bulunan babasına baktı. Babası:
“Ebu’l-Kâsım’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) itaat et” dedi. Bunun üzerine o
genç müslüman oldu. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle diyerek çıktı: “Onu ateşten kurtaran Allah’a hamd olsun.” Buhâri rivayet etmiştir.
Soru 41: “Zimmet ehli olan (Yahudî ve Hristiyanlar) ve
harp halinde olmayan kâfirleri öldürmek veya Müslümanların ülkelerinde oturan anlaşmalıların
kâfir
oldukları gerekçesiyle kanlarını dökmek caiz midir?
Cevap: İslâm, onların öldürülmelerini haram kılmış,
onların korkutulmalarını yasaklamış, hatta onlara iyilik yapılmasını emretmiştir.
Hainlik edip anlaşmayı bozmadıkları sürece onların kanları, tıpkı Müslümanların
kanlarının koruma altında olduğu gibi koruma altındadır.
Kur’ân’dan delili: “Allah, dîn hususunda sizinle
savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten ve onlara
karşı adâletli davranmaktan sizi menetmiyor.” (Mumtehine: 8)
Sünnet’ten delili: “Kim bir anlaşmalıyı öldürürse Cennet’in
kokusunu duyamaz. Şüphesiz
Cennet’in kokusu kırk senelik mesafeden duyulur.” Buhâri rivayet etmiştir.
Soru 42: “Müslümanların ne ile hükmetmesi gerekir?”
Cevap: Bu ümmetin selefinin anlayışıyla Kitap ve Sünnet
ile hükmetmeleri gerekir. Bu ümmetin selefi; sahâbe, tabiîn ve onlara
güzellikle uyanlardır.
Kur’ân’dan delili: “Aralarında Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeni (emrettik)” (Mâide: 49)
Sünnet’ten delili: “Size sarıldığınız takdirde asla sapmayacağınız iki şey bıraktım: Allah’ın
Kitabı ve peygamberinin sünneti.”
Mâlik, Muvatta’da rivayet etmiştir.
Soru 43: “Müslümanların yöneticileri ve komutanlarına
karşı huruc etmenin, onların emri altındakilere zulmeden ve servetlerini yiyen
kimseler oldukları gerekçesiyle ayaklanmanın hükmü nedir?”
Cevap: Dinen onlara karşı (gösteriler, mitingler vb.
yapmak gibi) herhangi bir şekilde huruc edip ayaklanmak caiz değildir. Ne söz
ve dil ile ne de kılıç ile ayaklanılabilir. Bilakis, Allah Azze
ve Celle’ye isyan içermeyen
hususlarda, hoşnutluk zamanında da, isteksizlik zamanında dinleyip itaat etmek,
nasihatleşmek ve onlarla istişare etmek gerekir.
Kur’ân’dan delili: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûle itaat edin ve sizden olan
yetki sahiplerine de (itaat edin)”
(Nisâ: 59)
Sünnet’ten delili: “Dinle ve itaat et! Emirin, sırtına vurup malını alsa dahi dinle ve itaat
et!” Müslim rivayet etmiştir.
Soru 44: “Dinde bid’at nedir?”
Cevap: Dinde, daha önce uygulanmış bir örneği
bulunmayan ve Allah Teâlâ’ya yakınlık sağlayan meşru bir ibadet olduğuna dair
açık bir delili olmayan bir şey ortaya koymaktır.
Kur’ân’dan delili: “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyi kendilerine dinde meşru kılan
ortakları mı var?” (Şûra: 21)
Sünnet’ten delili: “Her kim şu emrimizde olmayan bir şey ortaya çıkarırsa o reddolunur.” Müslim rivayet etmiştir. Yani o reddedilir, kabul
edilmez.
Soru 45: “İslâm’da güzel bid’at (Bid’at-ı Hasene) var
mıdır?
Cevap: İslâm’da güzel bid’at yoktur. Bilakis güzel Sünnet
vardır. Bunun (sünnet kelimesinin) lügatte kastedilen anlamı; tâbi olunan yol demektir.
Kur’ân’dan delili: “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi
tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Mâide: 3)
Sünnet’ten delili: “Sizleri dinde sonradan çıkarılan işlerden sakındırırım. Zira dinde
sonradan çıkarılan her yenilik bir bid’attir ve her bid’at de sapıklıktır.”
Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Hadisteki “Kullu: her”
sözü, dinde çıkarılan bütün yenilikleri kapsar.
Soru 46: “Kebîre (büyük günah) nedir ve bunu işleyenin
hükmü nedir?”
Cevap: Kebîre (büyük günah); hakkında dünyada
cezalandırılmayı veya âhirette tehdidi içeren yahut işleyen kimse hakkında lânet,
öfke veya imanın ortadan kalkmasını gerektiren nas gelmiş olan bütün
günahlardır. Bunu işleyen imanı eksik bir mü’mindir ve işlediği büyük günah
sebebiyle isyankârlardan olan bir fâsıktır.
Ahirette’ki durumu Rahmân Azze
ve Celle’nin dilemesi altındadır;
dilerse onu rahmet ve lutfu ile bağışlar, dilerse de adâleti ile ona azâb eder.
Kur’ân’dan delili: “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun altındaki
(günah)ları ise dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa: 48)
Sünnet’ten delili: “Lâ ilahe illallah diyenlerden kalbinde zerre ağırlığınca hayır bulunan
kimse Cehennem’den çıkarılır.”
Buhârî rivayet etmiştir.
Soru 47: “Nebîmiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra bir nebî var mıdır?”
Cevap: “Hayır. Çünkü Muhammed sallallâhu aleyhi ve
sellem Allah Azze ve Celle’nin
haberini tasdikleyerek bize kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğunu
bildirmiştir.
Kur’ân’dan delili: “Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) adamlarınızdan birinin babası değil, fakat
Allah’ın Rasûlü ve nebîlerin sonuncusudur.” (Ahzâb: 40)
Sünnet’ten delili: “Şüphesiz ümmetimde otuz yalancı olacak, hepsi de peygamber olduğunu
iddia edecektir. Hâlbuki ben peygamberlerin sonuncusuyum, benden sonra bir peygamber
yoktur.” Ebu Dâvud rivayet
etmiştir.
Soru 48: Muteşâbih ve muhkem ne demektir? Müteşâbihlere tâbi olanlar
kimlerdir?
Cevap: Müteşâbih: Birçok manaya ihtimali olan demektir. Muhkem: tek bir anlama,
açıkça delalet eden, nesh edilmemiş (hükmü kaldırılmamış), tahsis edilmemiş
(özel kılınmamış) ve takyid edilmemiş (sınırlanmamış) olandır. Muteşâbihlere tabi olanlar; birçok manaya ihtimali olan nasları, muhkem olan
naslara döndürmeden, hevâlarına göre tabi olan bid’at ehlidir.
Kur’ân’dan delili: “Kitab'ı sana indiren
O'dur. O kitabın bir kısmı muhkem âyetlerdir; bunlar Kitab'ın aslıdır:
diğerleri ise, muteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler,
fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevilini yapmak için müteşâbih olan
âyetlere tâbi olurlar. Oysa müteşâbihin tevilini Allah’tan başkası bilmez.
İlimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise, “biz ona inandık; hepsi de Rabbimiz
katındandır” derler. Bunu, akıl sahiplerinden başkası düşünmez.” (Al-i İmrân: 7)
“Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan
saptırırlar; zira onlar, zandan başka bir şeye uymuyorlar ve dolayısıyla sadece
saçmalıyorlar.” (En’âm: 116)
Sünnet’ten
delili: ‘Â’işe radıyallâhu ‘anhâ’dan:
“Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem
Âl-i İmrân
suresi 7. âyetini okudu ve sonra şöyle buyurdu:
“Onun müteşâbihlerine tâbi olanları gördüğün zaman bil ki, Allah’ın
bahsettiği kimseler onlardır. Onlardan sakının!” Buhâri
ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 49: “Allah’ın sevgisi ve rızasını nasıl
kazanabiliriz?”
Cevap: “Nebî sallallâhu aleyhi ve
sellem’in Sünneti’ne uymadıkça,
O’nu nefsin hevâsının ve nefiste arzulanan her şeyin önüne geçirmedikçe
Allah’ın sevgisine ve rızasına ulaşılamaz.
Kur’ân’dan delili: “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi
olun, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân:
31)
Sünnet’ten delili: “Sizden biriniz, beni ana babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan
daha fazla sevmedikçe imân etmiş olmaz.”
Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Soru 50: “Müslümanlar ne zaman zafere kavuşur?”
Cevap: Dinlerine söz ve amel olarak, içten ve dıştan
sımsıkı sarıldıkları zaman zafer ve yardıma kavuşurlar.
Kur’ân’dan delili: “Ey iman edenler! Allah’ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder
ve ayaklarınızı sâbit kılar.” (Muhammed: 7)
Sünnet’ten delili: “Yüce Allah’ın emri (Kıyâmet) gelinceye kadar ümmetimde hak üzere
bulunup yardım gören ve muhâlefet edenlerin kendilerine zarar veremediği
bir tâife bulunmaya devam edecektir.” İbn Mâce rivayet etmiştir.
Subhâneke Allâhumme ve bihamdike ve eşhedu en lâ ilâhe
illâ ente vahdeke lâ şerike leke ve estağfiruke ve etûbu ileyk.