Muasır
Tekfircilerin Fikrî Kargaşalarına Cevaplar
Ebu Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Giriş
بـــــسم
الله الرحمن الرحيـــــم
Şüphesiz hamd
yalnız Allah’adır. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve bağışlanma dileriz.
Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız.
Allah’ın hidâyet verdiğini kimse saptıramaz. O’nun saptırdığını da kimse doğru
yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka hak ilâh yoktur. O, bir ve
tektir, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Rasûlüllâh r Allah’ın kulu ve Rasûludur.
‘Ey iman
edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve ancak Müslümanlar olarak
ölünüz.’ (Ãl-i İmrân, 3/103)
‘Ey insanlar!
Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok
erkek ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden
dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının.
Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.’ (Nisâ’; 4/1)
‘Ey iman
edenler! Allah’tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize
olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah’a ve Rasûlüne
itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.’ (Ahzâb, 33/70-71)
Bundan sonra:
‘Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed r’in yoludur. İşlerin en kötüsü
sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at
sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.’
Son günlerde hadis ehlinden ve ilim ehlinden olmayan, bununla beraber
kendilerini selefiliğe nispet eden bazı kimseler; “tekfir”, “cehaletin mazeret
olup olmaması”, “hüccetin ikamesi” gibi mevzulara dalmışlar, şu an Suud’da
bulunan tevhid ve sünnet ilimlerinde yetersiz olan ve adlarına “şeyh” denilen
kimselerin zelle kabilinden sözlerini din edinmeye davet eder olmuşlardır.
Bunun neticesinde kendilerini İslam’a nispet eden kimseler, yetkisiz kimseler tarafından
tekfir edilmiş, hatta bu kimselerin tekfir edilmeleri dinin rükünlerinden
sayılır hale gelmiştir. Bu Müslümanlar, sanki bir hristiyanı, bir yahudiyi
tekfir eder gibi, “Müslümanım” diyen insanları tekfir etmektedirler. Allah bu
ümmeti, aralarına kılıç girmesinden muhafaza etsin.
Bu ümmet Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “Birbirinizin
boyunlarını vuran kâfirlere (nankörlere) dönmeyin, Allah’ın kardeş kulları olun”
vasiyetini terk etmiş, maalesef “cihad meydanı” adını verdikleri her bölgede
kendilerini İslam’a nispet eden iki – ya da daha fazla – taraf birbiriyle
savaşır olmuştur. Yetmiş üç fırka içinde sadece Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat
kendilerinden olmayan fırkaları tekfir etmez. Diğer fırkalar ise kendileri gibi
inanmayanları tekfir etmişlerdir. Cehmîler ve Rafıziler’in yetmiş üç fırkanın
dışında olduklarını hatırlattıktan sonra, şu önemli noktayı da vurgulamakta
fayda var:
Ehl-i Sünnet, diğer yetmiş iki fırkaya bid’atlerinden dolayı buğz ve
teberri etse de, hatta onlara selamı kesse de tekfir etmez, yanlış yapan kardeş
yahut münafık muamelesi yaparlar. Bunda yadırganacak bir durum yoktur.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisi ve ashabı gibi itikad etmediği
halde kendisini İslam’a nispet eden münafıklara dünya hükümleri bakımından
Müslümanlarla aynı muameleyi yapıyor, onlar üzerinde güç sahibi olduğunda
onları İslam’ın zahirdeki emirlerine ve yasaklarına riayet etmeye zorluyor,
fakat hakikatte arkadaşları olmadığı halde: “Muhammed arkadaşlarını
öldürüyor dedirtmem” diyerek münafıkların öldürülmesini yasaklıyordu.
* Her Müslüman dininde müçtehit olmak zorundadır deyişimizdeki müçtehit:
ferdî kulluğunda nasıl abdest alacağını, nasıl namaz kılacağını, nasıl dua
edeceğini, nasıl oruç tutacağını, zekâtı, haccı ve buna benzer yükümlülüklerini
bizzat, bağımsız anlayışıyla Kur’an ve sünnet naslarından araştırmak
zorundadır. Zira Allah’a ve rasulüne itaat emri, bütün iman edenleri
kapsamaktadır. Bu konuda Müslümanın birçok hatalara düşmesi, kendi ulaştığı
ilimle başkalarına fetva vermeye kalkmadığı sürece mesele değildir. Hata
ettiğine dair delil kendisine ulaştığında bundan dönmek zorunda olduğunu
bilmelidir. Bizzat Kur’an ve sünnete muhatap olan kişi anlayamadığı,
oturtamadığı, delillerin kendisine karışık geldiği konuları daha iyi bilen ilim
ehline sorar.
Soracağı ilim ehlini seçerken de içtihat etmek zorundadır: bu ilim ehli
işinin ehli olmalı, fasık (büyük günahları açıktan işleyen veya küçük günahları
açıktan işlemekte ısrar eden) biri olmamalı, aşırılık ve taassub sahibi,
hislerine yenik düşen biri olmamalıdır. Eğer bu şartlara haiz ise, ona Allah’ın
ve rasulünün meseledeki hükmünü istediğini beyan etmelidir. Böyle bir müftî’nin
Allah’ın dinindeki hükme şahitliğini kabul ederse bu yeterlidir. Bu taklid
değil, âlimin deliline ittibâdır. Eğer ilmî kabiliyeti varsa bu âlimin verdiği
delilleri de tetkik eder ki, bu daha faziletlidir.
Şayet fetvasına başvurduğu kimse ilminde ve dindarlığında güvenilir
değilse, hevasına ve hislerine yenik düşen, taassup ve aşırılık sahibi biriyse,
onun verdiği fetvanın delilini de araştırmak zorundadır. Bunu yapmazsa yine
taklidden kurtulmuş olmaz. İbn Abdilberr’in Camiu’l-Beyan, Hatibu’l-Bağdadi’nin
el-Fakih ve’l-Mutefekkih gibi eserleri ile bu mevzuda yazılmış diğer kaynak
eserlerde geçen rivayetlerde yapılan yönlendirmelerin özeti dediğim şekildedir.
Bu anlattıklarım her mükellef Müslümanın şahsî kulluğu hakkında idi. Bir de
Müslümanların genelini ilgilendiren konular vardır ki, cihad, tekfir, tebdî’,
tefsîk, had cezaları, bid’at, imamet, davet, maslahat, mefsedet, cehalet gibi
meselelerde fetva vermek; içtihat ehli olan, arap dili ve üslubuna vâkıf,
tefsir ve hadis ilimleri ile usul bilgisine sahip, nasih-mensuh, umum-tahsis,
mutlak-mukayyed, icma edilen hususlar ve ihtilaf edilen hususları bilen, dinde
şahitliğine itimad edilen âlimlerin hakkıdır. Böyle olmayan kimselerin bu
mevzularda – yetkili âlimlerden hakkıyla nakletmek haricinde - şahsî
re’yleriyle konuşmaları, görüş bildirmeleri; bir edepsizlik ve “kendisini
ilgilendiren şeyleri terk edip, kendisini ilgilendirmeyen konulara dalmak”tır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlara güven yahut korku verici
bir haber geldiği zaman, onu hemen yaymışlardır. Hâlbuki o
haberi Peygambere ve mü'minlerden olan emir sahiplerine
götürselerdi, onlardan (kendi ihtisasları dâhilinde) hüküm çıkaranlar, onu
bilirler (ve daha iyi değerlendirirler)di. Allah'ın, sizin
üzerinizdeki fazlu inayeti ve merhameti olmasaydı, çok azınız müstesna (hepiniz
de) şeytana uyardınız.” (Nisa 83) Bu ayette açıkça belirtildiği gibi, ehli
olmayan kimselerin umumi meselelerde hüküm istinbat etmeye kalkışması, kitap ve
sünnete uymak gibi görünse dahi, hakikatte şeytana uymaktır.
Müslümanların genelini
ilgilendiren meselelerde ilim ehlinin hüküm vermesi, sahabenin menhecidir.
Nitekim Ömer b. El-Hattab radıyallahu anh: “Kur’an’ın müteşabihleri
hususunda sizinle tartışanların yakalarından tutun ve onların Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetini bilenlere götürün. Zira Allah’ın
kitabını en iyi bilenler, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetini
en iyi bilenlerdir” demiştir. Ömer radıyallahu anh burada herkesin
sünnetlerle istidlal etmesini değil, sünneti iyi bilen ilim ehline müracaat
edilmesini emretmiştir.
Ebu Musa el-Eşarî
radıyallahu anh, mescidde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ve
ashabının yapmadığı şekilde; Allah’ı taşlarla zikreden bir topluluk görünce
yadırgamış, hayır ile şerrin bir araya geldiği bu duruma bizzat karşı çıkmadan
önce, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ilmine başvurulmasını tavsiye
ettiği İbn Mes’ud radıyallahu anh’a müracaat etmiştir. Kıssa uzun ve malumdur.
Delil getirdiğim kısım, Ebu Musa radıyallahu anh’ın ferdi bir müdahale yapmadan
önce ilim sahiplerinden olan İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın muvafakatini
araştırmasıdır. Nitekim İbn Mes’ud radıyallahu anh de bu topluluğa karşı
çıkarken, onlara ashabın menhecini delil getirmiş, sahabenin uygulamadığı bir
ibadet şekli, hayır gibi görünse dahi bunun sapıklık olduğunu açıklamıştır.
Yine birçok sahabenin
nasihatlerinde, kitap ve sünneti rehber edinmeyi, bunlarda anlaşılmayan bir
şeyle karşılaşılırsa meselenin daha iyi bilen ilim ehline havale edilmesini
tavsiye ettikleri sabit olmuştur.
Lakin zaman değişmiş,
muasırlar sahabenin bu tavsiyelerine uymamışlar, ilk iş olarak âlimlere
müracaat etmişler, dinlerini âlimlerin fetvalarından aldıktan sonra Kur’an ve
sünnete ya müracaat etmez olmuşlar yahut da Kur’an ve sünnet naslarını bu
âlimlerin yönlendirmelerinden edindikleri taassup gözlükleri ile okumuşlardır.
Söz konusu âlimlerin
güvenilir, takva sahibi, işinin ehli âlimler olmaları, onların taklid
edilmelerini ve onların fetvalarını din edinmeyi gerektirmez. Zira sahabeler
kitap ve sünnet naslarıyla tezkiye edilmiş olmalarına rağmen, onlar
kendilerinin görüşlerinin din edinilmesini reddetmişler ve şiddetle karşı
çıkmışlardır.
Mesele tekfir ve bu
konuda cehaletin mazeretliği gibi bir konu olunca, son zamanlardaki Müslümanlar
bu meselelerde İbn Teymiyye, İbn Kayyım, Muhammed b. Abdilvehhab ve daha başka
imamlardan muhtelif, bazen birbirine çelişik gibi de görünen fetvalar
naklederek bu meseleyi karara bağlamaya çalışıyorlar.
Bu kardeşlerden ilimle
iştigal edenlere çağrı ve uyarı yapıyorum! Gelin, Allah’a ve ahiret gününe
imanın gereğini yapalım: “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve
sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa
düşerseniz Allah'a ve âhiret gününe inandığınız takdirde, onu, Allah'a ve
Peygambere arz edin. Bu, netice itibariyle daha hayırlı ve daha güzeldir.”
(Nisa 59)
Âlimlerin sözlerinde
birbiriyle ihtilaf eden birçok şey getirebiliriz, sizler de getirebilirsiniz.
Lakin ihtilafı gidermenin yolu âlimler arasında ve bunların fetvaları arasında
tercihler yapıp, mezhebimize uyanı seçmek değildir. Allah Azze ve Celle, çözümü
sunmuştur.
* Din; Allah’ın kitabı ve rasulünün sünnetidir. Kitap ve sünnet üzerindeki
farklı anlayışların hakemi ise, bu iki vahyin ilk muhatapları olan
sahabelerdir. Ancak onlardan sonra onlara güzellikle uyan tabiin ve
müçtehid imamlardır. Sonrakiler sahabelere uymazsa nasıl muteber olabilir?
* Meseleleri Kur’an ve sünnete döndürdüğümüzde cahil mazur görülür mü
görülmez mi? Görülmez diyen âlimlerin Kur’an ve sünnetten delilleri nedir?
Hangi cehalet, kime mazeret, kime değildir, bu meselenin ayrıntılarını da,
asıllarını da sadece ve sadece Kur’an ve sünnet naslarından, sahabenin
menhecinden ispatlamaya gayret edelim. Sonrakilerin sözlerinden isabet veya
hata edeni ancak bundan sonra belirleyebilir.
* Kur’an ve sünnet naslarında ve sahabenin menhecinde, cehalet ve hüccet
ikamesi mevzuunda; akidevî mesele – amelî mesele yahut tevhidin aslı gibi
ayrımları görebiliyor muyuz?
* Kur’an ve sünnet naslarında haklarında nifak ithamı yapılan kimseleri
tekfir ve irtidat ile itham etmenin bir dayanağı var mıdır? Yoksa uzun
yıllardan beri maalesef ilim ehli olan kimselerin dahi dinin ıstılahları
hakkındaki bu hatalarını sürdürecek miyiz? Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Firavun
şöyle demişti: "Geçmiş nesillerin durumu ne olacak?" (Taha 51)
Firavun’un dile getirdiği şüpheye takılı kalmaya devam mı edeceksiniz?
Cehaletin Tekfire Mani Oluşuna Delalet Eden Bazı
Naslar ve İlim Ehlinin Beyanı
Huzeyfe radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
"أن رجلا حضره الموت، فلما يئس من
الحياة أوصى أهله : إذا أنا مت فاجمعوا لي حطبا كثيراً وأوقدوا فيه نارا حتى إذا
أكلت لحمي وخلصت إلى عظمي فامتحشت، فخذوها فاطحونها ثم انظروا يوما راحا فذروة في
اليم، ففعلوا، فقال له : لما فعلت ذلك ؟ قال : من خشيتك . فغفر الله له
“Bir adam ölüm halinde iken hayatından ümit kesince ailesine
vasiyet ederek şöyle dedi: “Öldüğüm zaman benim için çokça odun toplayın, ateş
yakın. Ta ki ateş etimi yesin ve kemiklerime ulaşıp kömür gibi etsin. Onu da
alıp öğütün. Sonra rüzgarlı bir gün bekleyin ve savurun.” Onlar da bunu
yaptılar. (Allah Teâlâ) ona: “Neden böyle yaptın?” dedi. Adam: “Senin
korkundan” dedi. Bunun üzerine Allah onu bağışladı.”[1]
İmam Ebu Muhammed b. Hazm rahimehullah dedi ki: “Bu insan,
öldüğü zaman Allah Azze ve Celle’nin kendisinin küllerini bir araya getirip
diriltmeye güç yetireceği hususunda cahillik etti. Allah onu kendisine iman
etmesinden, korkmasından dolayı cahilliği sebebiyle bağışladı.”[2]
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah bu hadisle ilgili not
olarak şu açıklamayı yapmıştır: “Ben daima bu hadisi hatırlatırım… Bu adam
Allah’ın kudreti ve kendisinin zerrelerini iade etmesi hakkında şekke düştü.
Hatta küllerinin iade edilmeyeceğine itikad etmişti. Müslümanların ittifakıyla
bu bir küfürdür. Lakin adam cahil idi, bunu bilmiyordu. Bununla beraber Allah’a
iman ediyor ve kendisini cezalandırmasından korkuyordu. Bu yüzden bağışlandı.”[3]
Yine başka bir yerde
şöyle demiştir: “Bu adam Allah Teâlâ’nın parçalara ayrılmış bu cüzleri bu
şekilde iade etmeye kadir olmadığını zannetti. Allah Teâlâ’nın kudretini inkâr
ve dağılmış bedenlerin iadesini inkâr birer küfürdür. Lakin o Allah’a ve O’nun
emrine iman etmek ve O’ndan korkmakla beraber bu hususta bir cahil idi. Bu
zannı sapık ve hatalı idi. Allah onu bu yüzden (cahil olması sebebiyle)
bağışladı. Hadis, adamın bu işi yaptığı zaman bedeninin iade edilmemesine
arzusu hususunda açıktır. Bu konuda en küçük bir tereddüt küfürdür. Eğer
nübüvvet hücceti ikame edilmiş de kişi bunu inkâr etmişse onun küfrüne
hükmedilir.”[4]
Ehl-i Sünnetin hatibi Ebu Muhammed İbn Kuteybe rahimehullah
şöyle demiştir: “Bu adam Allah’a iman ve ikrar etmiş, O’ndan korkmaktadır…
Ancak Allah’ın sıfatların bir sıfatı hakkında cahildir. Yakılıp küllerinin
savrulmasıyla Allah Teâlâ’dan kurtulacağını zannetti. Allah Teâlâ onun niyetini
ve kendisinin azabından korkmasını bildiğinden dolayı, sıfatlarından biri olan
bu sıfat hakkındaki cahilliği yüzünden onu bağışladı.”[5]
Allame Şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadiî rahimehullah şöyle
demiştir: “Bu hadis, kişinin cehaleti sebebiyle mazur olacağına bir delildir.”[6]
Ebu Vakid el-Leysi hadisi hakkında Şeyh Suleyman b. Abdillah
b. Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah, şöyle demiştir: “Bazı sahabeler bunu
güzel zannettiler ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den kendileri için zatu
envat edinmesini talep ettiler. Ta ki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onların bu
sözlerinin, İsrailoğullarının: “Bize de bir ilah edin” sözleri gibi olduğunu
açıkladı. Peki ya kendilerine cahilliğin galebe çaldığı başka kimselerin durumu
nasıl olur?”[7]
Abdullah b. Ebi Evfa radıyallahu anh’den: “Muaz radıyallahu
anh Şam’dan dönünce Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e secde etti…”[8]
Bu hadis hakkında Allame Şevkani rahimehullah şöyle
demiştir: “Kim cehaletle Allah’tan başkasına secde ederse o tekfir edilmez.”[9]
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah, şeyhlerin ve
kıralların önünde yaptıkları gibi, bazı insanların yeri öpmeleri, secdede
olduğu gibi başkaldırmaları hakkında, az önce işaret edilen Muaz radıyallahu
anh hadisiyle fetva vererek şöyle demiştir: “Caiz değildir… Bunu din edinerek
ve yakınlık sağlamak için yapmak en büyük münkerlerdendir. Böyle bir şeyin
yakınlık sağladığına ve din edinilebileceğine itikad eden sapıktır, aşırıdır.
Bilakis ona bunun dinden ve yakınlık sebeblerinden olmadığı açıklanır. Eğer
ısrar ederse tevbe ettirilir. Aksi halde (yani tevbe etmezse) öldürülür.”[10]
Müminlerin annesi Aişe radıyallahu anha’dan: “Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem Ebu Cehm b. Huzeyfe’yi zekât memuru olarak
gönderdi. Zekâtı hususunda kendisiyle tartışan birini Ebu Cehm dövdü ve başını
yaraladı. Kabilesi Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip: “Ey Allah’ın
rasulü! Kısas isteriz” dediler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kısas
yerine şunu şunu alın” buyurdu. Yine razı olmadılar. Rasûlullah sallallâhu
aleyhi ve sellem: tekrar “şunu şunu alın” buyurdu. Yine razı olmadılar.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tekrar: “şunu şunu alın” buyurdu.
Bu defa razı oldular….”[11]
Bu hadis hakkında Ebu Muhammed b. Hazm rahimehullah şöyle
demiştir: “Bu haberde cahilin mazur olması ve onun İslam’dan çıkmayacağı
vardır. Şayet üzerine hüccet ikamesi yapılmış âlim bir kimse bunu yapsaydı
elbette kâfir olurdu. Çünkü bu kimseler Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i
yalanlamışlardır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in mücerret olarak
yalanlanmasının küfür olmasında ihtilaf yoktur. Lakin onlar cahillikleri ve
bedevi oluşları sebebiyle, cehaletle mazur görüldüler ve tekfir edilmediler.”[12]
Allame Şemsuddin İbni’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir:
“Hüccet ikame edilmemesiyle beraber cahillik küfrü ve bilgisine ulaşma imkânı
bulunmamasına gelince, Allah bu kimseler rasullerin hücceti ikame oluncaya
kadar azabı kaldırmıştır.”[13]
Mutlak ile Muayyen Ayrımına Dikkat Edilmeden Tekfir
Edilemez
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Bunlar
gibilerden tevbe etmeleri istenir ve hüccet ikamesi yapılır. Eğer ısrar
ederlerse o zaman tekfir edilirler. Bundan önce küfürlerine hükmedilemez.
Nitekim sahabe Kudame b. Mazun ve arkadaşlarını, te’vildeki hatalarından dolayı
tekfir etmemişlerdir.”[14]
Yine şöyle demiştir: “Kitap, sünnet ve icma ile küfür olan
bir söz hakkında, şer’î delillerin gösterdiği gibi bunun küfür bir söz olduğu
söylenir. Zira iman, Allah ve rasulü tarafından verilebilecek bir hükümdür. Bu
mesele insanların zanlarına ve hevalarına göre hükmettikleri gibi değildir.
Hakkında tekfirin şartları sabit olup, manileri ortadan kalkmadıkça herhangi
bir şahsın kâfir olduğuna hükmetmek gerekmez.”[15]
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah şöyle demiştir: “Muayyen
(belirli) bir şahsın tekfiri meselesi bilinen bir meseledir. Kişi küfür olan
bir söz söylemiş olabilir ve bu sözü söyleyenin kâfir olduğu söylenebilir.
Lakin belli (muayyen) bir şahıs bu sözü söylediği zaman ona terk edenin kâfir
olacağı hüccet ikame edilinceye kadar küfrüne hükmedilemez.”[16]
Şeyh Muhammed b. İbrahim rahimehullah şöyle demiştir:
“Burada iki şey vardır: Birincisi: Bir şeyin küfür olduğu hükmü İkincisi:
Şahsın kendisine hükmetmek. Ki bu ayrı bir şeydir.”[17]
Allame el-Elbânî rahimehullah şöyle demiştir: “Küfürde vuku
bulmuş olsa dahi, hüccet ikame edilmedikçe bir kimseyi tekfir etmeyiz.”[18]
Şeyh İbn Useymin rahimehullah şöyle demiştir: “Böylece
anlaşılmıştır ki; bir söz veya bir fiil küfür veya fısk olabilir. Bu durum,
bunu işleyenin kâfir veya fasık olmasını gerektirmez. Tekfirin veya tefsikin
şartlarından birinin bulunmaması veya bunu engelleyen bir maninin bulunması bu
hükme engel olabilir.”[19]
Şeyhu’l-İslam rahimehullah şöyle demiştir: “Bu cinsten
kimseler bu zamanda çokturlar. İlim ve iman davetçileri ise azdır. Risalet
izleri birçok beldelerde gevşemiştir. Bu kimselerin çoğunda kendisiyle hidayet
bulacakları risalet izleri ve nübüvvet mirası bulunmamaktadır. Çoğuna bunlar
hiç ulaşmamıştır. Fetret dönemlerinde ve fetret mekânlarında (ilmin ulaşmasının
kesintiye uğradığı zaman ve mekânlarda) kişi az bir imandan dolayı sevap
kazanır, Allah, kendisine hüccet ikame olan kimseler için bağışlamayacağı
şeyleri, hüccet ikame olmamış kimse için bağışlar. Nitekim hadiste şöyle
gelmiştir: “İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, namaz, oruç, hac, umre nedir
bilmeyecekler. Ancak ihtiyar bir adamla acuze bir kadın şöyle derler:
“Babalarımızın “La ilahe illallah” dediklerine yetiştik.” Huzeyfe radıyallahu
anh’e: “La ilahe illallah sözü onlara ne fayda verecek ki?” denildi. Huzeyfe
radıyallahu anh: “Onları ateşten kurtaracak” dedi.”[20]
Tekfir Meselesi Tevfikî Değil, Tevkifîdir!
Bu meselenin naslara dayalı olması gerekir. Bu yüzden hüccet
ikamesini ehli olan yapar:
Allame Şemsuddin İbni’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir:
“Kim fetvaya ehil olmadığı halde insanlara fetva verirse o günahkârdır, isyan
etmiştir. Böyle bir kimsenin fetvasını ikrar eden yöneticiler de aynı şekilde günahkâr
olurlar…” Sonra İbnu’l-Cevzi rahimehullah’ın şu sözünü nakleder: “Yönetici,
hastaları tedavi etmek için tabipliği beceremeyen kimseyi tayin ederse, o
bundan men olunurken, kitap ve sünneti bilmeyen, dinde fakih olmayan kimsenin
durumu nasıl olur?”[21]
Büyük Bir Konuda Dahi Olsa, Söylenen Bir Söz veya
İşlenen Bir Fiil Sebebiyle Tevbe Talep Edilmeden Tekfir Edilmez!
Bu konuda Bedir ashabından olan sahabi; Hatıb b. Beltea
radıyallahu anh’ın Sahihayn’de geçen kıssası esastır. Bu kıssada delil olan
kısım şurasıdır: Bu amelin zahiri küfürdür. Çünkü Müslümanların aleyhinde
müşriklere destek olma söz konusudur. Ancak açıklama talep edilince maksat
anlaşıldı ve failin niyeti ortaya çıktı. Hatıb radıyallahu anh İslam dininden
çıkma kastıyla değil, dünyevî bir maksatla bunu yapmış, böylece amelinin büyük
günahlardan biri olduğu anlaşılmıştır. Allah Teâlâ onu daha önce Bedir savaşına
katılmakla işlediği büyük bir iyilik sebebiyle bağışlamıştır.
Burada zahirinde kötülüğe delalet eden amellerden dolayı
sahibinin maksadı bilinmedikçe onun aleyhinde hükmedilemeyeceğine delil vardır.
Yine Sahihayn’de Asîf’in/işcinin kıssasında buna delil vardır.
Zeyd b. Hâlid El-Cühenî radıyallahu
anh'den: “Bedevilerden bir zât Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e
gelerek: “Yâ Resûlâllah! Senden Allah için benim hakkımda ancak kitâbullah ile
hüküm vermeni dilerim!” dedi. Öteki
hasım ondan daha anlayışlı olduğu halde: “Evet, aramızda Allah'ın kitabı ile
hükmet! Bana da müsâde buyur!” dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
“Söyle!” dedi. O zât: “Benim oğlum bu adamda çırak idi. Derken karısı ile zina
etti. Ben haber aldım ki oğluma recim lazımmış;
hemen onun nâmına yüz koyunla bir câriye fidye verdim. Bir de ulemâya
sordum: Bana oğluma ancak yüz dayakla bir yıl sürgün cezası lâzım geldiğini;
bunun karısına da recim îcâb ettiğini haber verdiler” dedi. Bunun üzerine
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Nefsim elinde olan Allah'a yemin
ederim ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim!.. Câriye ile koyunlar
geri verilecek! Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek! Haydi ey Uneys!
Bunun karısına git! Şayet i'tiraf ederse onu recmediver!” buyurdu. Üneys kadına gitti. Suçunu itiraf
etti. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de emir buyurdu ve kadın
recmedildi”[22]
Bu adam bildiği halde
Allah’ın hükmünden başkasıyla hükmetti ve bunu oğluna şefkatinden dolayı yaptı.
Allah’ın dinini inkârı kastetmedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem de zinadan
dolayı hak ettiği cezaya hükmetti. Bu adama kâfirlere uygulanan hükmü
uygulamadı.
Yine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in havarisi
Zubeyr radıyallahu anh ile Ensar’dan olan hasmı hakkında İmam Buhârî’nin rivayet
ettiği hadiste Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Zubeyr radıyallahu anh’e:
“Tarlanı sula ey Zubeyr! Sonra suyu komşuna gönder” dedi. Ensarî: “Halanın oğlu
olduğu için mi ey Allah’ın rasulü!” dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem’in yüzünün rengi değişti ve Zubeyr’e: “Tarlanı sula, sonra duvarı
aşıncaya kadar da suyu hapset” buyurdu. Bunun üzerine Nisa suresi 65. Ayeti
nazil olmuştur.
İbnu’l-Arabî rahimehullah dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu
aleyhi ve sellem’i hükümde itham eden herkes kâfirdir. Lakin ensar’lı şahıs bir
zellede bulundu ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ondan yüz çevirerek
tökezlemesini görmezden geldi. Zira onun yakininin doğruluğunu biliyordu, onu
ağzından kaçırmıştı. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den kimse için bunu bilmek
söz konusu değildir.” Kurtubi de: “Bu doğrudur” dedi.[23]
Bunu pekiştiren hususlardan birisi de Sahihayn’de Enes
radıyallahu anh’ın şu rivayetidir: “Rubeyyi'in
kız kardeşi Ümm Harise bir insanı yaraladı. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in
huzurunda dâvaya çıktılar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kısası
(yapın!) kısası!” buyurdu. Ümmürrabî’: “Yâ Rasûlâllah, hiç filân kadından kısas
alınır mı? Vallahi ondan kısas alınmaz!” dedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve
sellem: “Subhânallah! Ey Ummerrabî, kısas Allah'ın kitâbı'dır!” buyurdu. Ümmürrabî':
“Hayır vallahi! Ondan ebediyyen kısas alınamaz!” dedi. Bu sözü tekrar ede ede
nihayet diyeti kabul ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem: “Gerçekten Allah'ın kullarından öylesi var ki, Allah üzerine yemîn etse
onu yemininde sâdık çıkarırdı” buyurdu.[24]
Bu hadisi okudukça
yüce bir sahabiyenin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda bu
davranışına hayret edersin! Hatta Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in
kendi sözü hüccet olduğu halde, Allah’ın kelamını da delil getirmiştir. Buna
rağmen olan olmuştur. Olay hakkında şartlar yerine gelmiş, maniler ortadan
kalkmıştır. Ancak hevasından konuşmayan Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem,
onun mürtet olduğuna hükmetmediği gibi, bilakis övmüştür!
Bu kıssa açıkça
gösteriyor ki, şeriat sahibi ne insanların tekfirine ne de insana benzeyen
yarım adamların aceleciliğine yol vermiştir!
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: “Bir adam Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve: “Allah ve sen dilersen” dedi.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Beni Allah’a denk mi kıldın? Yalnız
Allah dilerse demelisin” bulurdu.[25]
Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, yalnızda iki şehadet
kelimesini söylemesiyle kâfirin islama girişini kabul ederdi. Nitekim Ahmed b.
Hanbel, Enes radıyallahu anh’den şöyle rivayet etmiştir: “Rasûlullah sallallâhu
aleyhi ve sellem bir adama: “Müslüman ol” buyurdu. Adam: “Bundan bir
hoşnutsuzluk duyuyorum” dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
“Hoşlanmasan da Müslüman ol” buyurdu. Bkz.: el-Elbani, es-Sahiha (1454)
Hafız İbn Kesir rahimehullah dedi ki: “Bu hadisler sahihtir.
Lakin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onu Müslüman olmaya zorlamamış, bilakis
davet etmiştir. Adam nefsinin bunu kabul etmek istemediğini haber vermiş,
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “İstemesen de Müslüman ol” buyurmuştur.
Zira Allah onu niyet ve ihlas ile rızıklandıracaktır.” (Tefsiru İbn Kesir
1/465)
Burada Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in insanları
İslam’dan çıkaracak deliller toplamaya hırslı olmadığına delil vardır. Bilakis
islama girmeleri için insanları idare ediyor, onlardan islama aykırı söz ve
fiiller ortaya çıksa da, zahirlerini kabul ediyor, sırlarını Allah’a
bırakıyordu.
Tekfir Ancak Hüccet İkamesinden ve Hüccetin
Beyanından Sonra Olur:
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir rasul göndermedikçe
azap edici değiliz.” (İsra 15)
İmam Ebu Muhammed b. Hazm rahimehullah şöyle demiştir:
“Allah Teâlâ uyarının mutlaka tebliği gerektirdiğini belirtmiştir. Kendisine
tebliğ ulaşmayan kimse böyle değildir. Zira Allah Teâlâ kendisine Allah Azze ve
Celle katından bir rasul gelmedikçe kimseye azap etmez. Aslen kendisine islam
ulaşmamış kimse azap görmez. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den de nas
bu şekilde gelmiştir: “Kıyamet gününde bunak bir ihtiyar, sağır, fetret
döneminde ölen ve mecnun kimse getirilir. Mecnun/deli der ki: “Ya rab! Bana
islam geldi fakat ben akledemiyordum… Bunak, sağır ve fetret döneminde ölen
kimse de mazeretlerini zikrederler. Onlar için ateş tutuşturulur ve onlara: “O
ateşe girin” denilir. Kim ona girerse onu serin ve selamet bulur.”[26] Farzlardan
bir şey kendisine ulaşmayan kimse de böyledir. Onlar da mazurdurlar.”[27]
Yine İbn Hazm şöyle demiştir: “Kendisine Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem’in tebliği ulaşmamış olan kâfire de aslen azap
yoktur.”
Hafız İbn Kesir rahimehullah şöyle demiştir: “Allah Teâlâ
adaletinden haber vererek, kendilerine rasul göndermek suretiyle hücceti ikame
etmedikçe kimseye azap etmeyeceğini bildiriyor.”[28]
Allame el-Alûsî rahimehullah şöyle demiştir: “Hakka hidayet
eden ve sapıklıktan geri çeviren, hüccetleri ikame edip şeriati sunan bir rasul
göndermedikçe azap edici değiliz demektir.”[29]
Allame Şankıti rahimehullah şöyle demiştir: “Muhakkak ki
Allah Azze ve Celle ne dünyada ne ahirette, kendilerine uyarıp sakındıran bir
rasul göndermedikçe insanlardan kimseye azap etmez.”[30]
Buhârî ve Muslim’de, İbn Mes’ud radıyallahu anh’den rivayet
edilmiştir: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
لا أحد أغير من الله، من أجل ذلك حرم الفواحش ما ظهر
منها وما بطن . ولا أحد أحب إليه المدح من الله عز وجل، من أجل ذلك مدح نفسه . ولا
أحد أحب إليه العذر من الله، من أجل ذلك أرسل رسله وأنزل كتبه
“Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur. Bundan dolayı
çirkinliklerin açığını da, gizlisini de haram kılmıştır. Allah Azze ve
Celle’den daha çok övülmeyi seven kimse yoktur. Bu yüzden kendisini övmüştür.
Allah’tan daha çok mazereti seven kimse yoktur. Bu yüzden rasullerini
göndermiş, kitaplarını indirmiştir.”[31]
Yine Sahihayn’de Usame b. Zeyd radıyallahu anh’den: “Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem bizi seriyye içinde gönderdi. Cüheyne kabilesinden Hurukâta bir sabah baskını
yaptık. Derken ben bir adama eriştim. Adam hemen: “La ilâhe illallah” dedi.
Ama ben kendisini vurdum. Bundan kalbime bir şüphe düştü ve hâdiseyi Nebî
sallallâhu aleyhi ve sellem'e anlattım. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
“Lâ ilahe illallah, dedi mi? Sen de onu öldürdün mü?” buyurdu. Ben: “Yâ
Rasulâllah, o bu sözü ancak silâhtan korktuğu için söyledi” dedim. Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bârî kalbini yarsan da bu sözü doğru söyledi
mi söylemedi mi bilseydin ya!” buyurdu. Artık bu sözü bana o kadar
tekrarladı durdu ki, keşke o gün (yeni) müslüman olmuş olaydım diye temenni
ettim.”[32]
Hafız İbn Hacer bu hadisle ilgili olarak şöyle demiştir:
“İbnu’t-Tîn dedi ki: “Bu kınama öğretim ve öğüt içindir. Ta ki hiç kimse
tevhidi söyleyen kimseyi öldürmeye kalkmasın. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem’den mutevatir olarak gelmiştir ki: “İnsanlarla Allah’tan başka ilah
olmadığına ve benim Allah’ın rasulü olduğuma şahitlik etmelerine kadar
savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri zaman, hakkı dışında, kanlarını ve
mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları ise Allah Teâlâ’ya aittir.”[33]
Selefin Sözleri de Bu Eksendedir:
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle dedi: “Bu kabul
edilmesi zorunlu bir esastır. Nitekim naslar, Allah’ın kendilerine rasul
gönderip hücceti ikame etmedikçe kimseye azap etmeyeceğine delalet etmektedir.”[34]
Şatıbî rahimehullah şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’nın mahlûkatı
üzerindeki sünneti; muhalefetten dolayı sorumlu tutmasının ancak rasuller
göndermesinden sonra söz konusu olmasıdır. Onlara hüccet ikame olduğu zaman
“dileyen iman etsin, dileyen küfretsin” (Kehf 29) Her biri karşılığını görür.”[35]
İslam tarihçisi Hafız Şemsuddin ez-Zehebî rahimehullah şöyle
demiştir: “el-Eşari’nin hoşuma giden bir sözünü gördüm. Bu, Beyhaki’nin
rivayetiyle sabittir; Ebu Hazım el-Abdi’den işittim, dedi ki; Zahir b. Ahmed
es-Serahsi’den şöyle dediğini işittim: “Ebu’l-Hasen el-Eşari sebebiyle Bağdad
diyarına yaklaştığımda beni çağırdı, ben de ona gittim. Dedi ki: “Benim kıble
ehlinden hiç kimseyi tekfir etmediğime şahit ol! Çünkü onların hepsi tek bir
mabuda işaret ediyor. Bütün ihtilaf sadece ibarelerdedir.” Hafız Zehebi dedi
ki: “Ben de bunun gibi inanıyorum. Şeyhimiz İbn Teymiyye rahimehullah da böyle
idi. O, son günlerinde şöyle dedi: “Ben ümmetten hiç kimseyi tekfir etmiyorum.”[36]
Şeyhulislam rahimehullah şöyle demiştir: “Kitap ve sünnet,
Allah’ın risalet tebliğini ulaştırmadıkça kimseye azap etmeyeceğine delalet
etmektedir. Kime mücmel olarak tebliğ ulaşmazsa o baştan azap görmez. Kimse
mücmel olarak tebliğ ulaşır da, ayrıntılar ulaşmazsa, ancak kendisine risalet
hücceti ikame olan kısmı inkar ettiğinden dolayı azap görür.”[37]
İmam Buhari rahimehullah, Camiu’s-Sahih’te “Mürtetlerden ve
inat edenlerden tevbe etmelerinin istenmesi ve öldürülmeleri” kitabında
(12/269) şu bab başlığını koymuştur: “Haricilerin ve mülhidlerin kendilerine
hüccet ikame edilmesinden sonra öldürülmeleri, Allah Teâlâ’nın: “Allah bir
topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine
açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir.” (Tevbe 115) kavli babı.”
İlim ehli katında bilindiği gibi Buhari’nin bab başlıkları onun fıkhının
yüceliğine delalet eder. Bu bab başlığı da böyledir.
Bedruddin el-Aynî rahimehullah dedi ki: “Buhari bu ayeti bu
babda zikretmekle, haricilerin ve mülhitlerin ancak onlara hüccet ikame
edildikten sonra öldürülebileceklerine işaret etmiştir.”[38]
Ebu Said el-Hudri radıyallahu
anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
ما أكفر رجلٌ رجلاً، إلا باءَ أحدهما بها، إن كان كافراً،
وإلا كفر بتكفيره
“Bir kimse birisini tekfir
ederse, bu söz mutlaka ikisinden birine döner. Eğer o kimse kafirse ona,
değilse, tekfiri kendisine döner.”[39]
İbn Hacer şöyle demiştir:
“Hadisin akışı, müslüman bir kimsenin, müslüman kardeşi hakkında bunu
söylemekten sakındırmak içindir. Bu da hariciler fırkasının ve diğerlerinin
varlığından önce olmuştur.”[40]
Sonra şöyle dedi: “Bir
müslümanı tekfir edenin durumuna bakılır, şayet bunu herhangi bir tevile
dayanmaksızın söylüyorsa kınamayı hak eder. Hatta belki de kendisi kafir olur.
Şayet bir tevile dayanarak söylüyorsa bakılır, yaptığı tevil geçerli ise
kınamayı hak etmez. Bilakis doğruya dönünceye kadar ona hüccet ikame edilir.”[41]
Allame el-Elbanî rahimehullah şöyle demiştir: “Sen ey
Abdullah Azzam! Bunu insanların en iyi bilenlerindensin. Çünkü sen benim
meclislerimi takip ediyorsun. Küfürde vuku bulsa bile hüccet ikame edilmedikçe
biz kimseyi tekfir etmeyiz.”[42]
Allame Şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadii rahimehullah şöyle
demiştir: “Kitap ve sünnette cehaletin mazeret olduğuna dair birçok deliller
vardır.”[43]
Cahilin Mazur Olduğuna Dair İcma
Kitap ve sünnetten
bazı delilleri zikrettikten sonra, cahilin, akide yahut füru meselelerde, ilim
asrında veya başka bir zamanda, Daru’l-Küfür’de veya Daru’l-İslam’da, muhalfet
edenin kâfir olacağı bir hüccet ikame edilinceye kadar cehaleti sebebiyle mazur
olduğuna dair icmayı zikredebiliriz.
Bu icmayı İmam Ebu
Muhammed b. Hazm rahimehullah şöyle zikreder: “Hakkında ihtilaf olmayan zorunlu
delil/burhan şudur: Ümmetin tamamı, aralarından hiçbiri ihtilaf etmeksizin,
Kur’ândan bir ayeti, onun Mushaflarda olduğunu bildiği halde kasıtlı olarak
değiştiren herkesin yahut kasıtlı olarak bir kelime çıkaranın veya kasıtlı
olarak bir kelime ekleyenin kâfir olacağında icma etmişlerdir. Sonra kişi
okuyuşunda hata eder, bir kelime ekler veya bir kelime çıkarır. Sözü bilmeyerek
değiştirir, düzeltmeye gücü yettiği halde kendisine hak beyan edilmeden önce bu
konuda kibirlenirse, imamların hiçbirine göre bu kimse kâfir, fasık ya da günahkâr
olmaz. Eğer Mushaflara vâkıf olur veya kurrâlar haber vererek ona hüccet ikame
ederler de, bu kimse hatasında devam ederse, bütün ümmete göre bu kimse
tartışmasız kâfirdir. Bu hüküm, dinin bütün hükümlerinde geçerlidir.”[44]
Burada, bu zamanda
fetva imamlarının sözlerini, bu şer’î kaideye göre indirgeme örneği zikretmek
yerinde olur: Şeyh Ali b. Hasen el-Halebî, Allame el-Elbanî rahimehullah’a
el-Lecnetu’d-Daime’nin (2/14) “Dine söven kimsenin hükmü meselesi” hakkındaki
şu fetvalarını arz eder: “O kimseye bunun bir küfür olduğu beyan edilir. Eğer
öğrendikten sonra ısrar ederse o bir kâfirdir.” Dedi ki: “Ben bu fetvayı
değerli üstadımız Şeyh Ebu Abdillah Muhammed b. Salih el-Useymin rahimehullah’a
arz ettim.[45]
O da muayyen bir şahsın işlemesi halinde tekfir hükmü verebilmek için “irade ve
kasıt” şartını ekledi. Daha sonra ona: “Bu hükümden başka görüşte değil
miydin?” diye sordum. Kesin bir şekilde cevap vererek şöyle dedi: “Bilakis bu,
önceki söylediğimin ta kendisidir.”[46]
Şeyh Abdurrazzak Afifî
rahimehullah’a şöyle soruldu: “Din ile alay eden veya dine, Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem’e yahut Kur’ân-ı Kerime söven kimsenin hükmü nedir?
Bu kimse cahil ise tekfir edilir mi?” Şeyh Afifi rahimehullah dedi ki: “Bu
mesele tıpkı diğer tekfir meseleleri gibidir. Ona öğretilir ve tedip edilir.
Eğer öğrendikten ve açıklandıktan sonra tekrar ederse bu küfürdür. “Cehalet
ile mazur olmaz” denilirse bunun anlamı; onun tekfir edilmesi değil, öğretilip
te’dip edilmesidir.”[47]
Durum Şeyh Afifi’nin
dediği gibidir. Nitekim Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir:
“Hadis ehli ile Malikilerden, Şafiilerden, Hanbelilerden fakihlerin cumhuru,
Sufilerin geneli ve Sünnet kelamcıları ile diğer kelamcılardan Mutezile vb.
taifeler şu hususta ittifak etmişlerdir: Kendisine risalet hücceti ikame
olduktan sonra iman etmeyen kâfirdir.”[48]
Hafız İbn Hacer rahimehullah, zekât vermeme ve benzeri
konularda şöyle demiştir: “Bir şüphe sebebiyle farzlardan bir şeyi inkar eden
kimse hakkında yerleşik icma; ondan dönüş yapmasının talep edilmesi, eğer ısrar
ederse onunla savaşılması ve öldürülmesidir. Üzerine hüccet ikame edilir de
dönerse döner. Dönmezse o zaman ona kâfire yapılan muamele yapılır.”[49]
Burada inkârda bulunan kimseye mürtet hükmü verip, hüccet
ikame etmeden önce boynunu vurmakta acele etmemeye delil vardır. Yine içkiyi
helal sayarak içen kimse hakkındaki hadiste de böyledir. Helal sayana da aynı
şekilde hüccet ikame edilir. Yani sadece helal sayması sebebiyle tekfir
edilmez. Farzları veya haramları inkâr hususunda bile durum böyle iken bundan
aşağı kalan meseleler nasıl olur?
Hatta açıkça irtidat eden kimse dahi doğrudan öldürülmez!
Mürtetten tevbe istenmesi hususunda İbnu’l-Kassar, icma
naklettikten sonra, Ömer radıyallahu anh’ın şu sözünü delil olarak zikreder:
Ömer radıyallahu anh, mürtedin durumu hakkında şunu yazmıştır:
هلا حبستموه ثلاثة
أيام، وأطعمتموه في كل يوم رغيفاً؛ لعله يتوب فيتوب الله تعالى عليه؟
“Onu üç gün hapsederek, Allah Teâlâ’ya tevbe etmesi için her
güne bir ekmek yedirdiniz mi?”[50] Sonra
İbnu’l-Kassar der ki: “Sahabeden hiç biri buna karşı çıkmamıştır. Onlar,
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “Kim dinini değiştirirse onu
öldürün” hadisini; “eğer dönüş yapmazsa” şeklinde anlamışlardı.[51] Nitekim
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı
verirlerse yollarını serbest bırakın.” (Tevbe 5)[52]
Mü’minlerin emiri Ali radıyallahu anh’ın İbn Sebe’cilere üç
gün süre vermesi de diğer bir önemli delildir.[53] Bu bize
şunu göstermektedir: Herhangi bir Müslüman şahıs, ne kadar büyük olursa olsun,
söylediği bir söz yahut işlediği bir fiil sebebiyle, ondan açıklama
istenmedikçe tekfir edilemez!
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah, sahabenin mürtedin
tevbe ettirileceği hususunda icma ettiklerini zikretmiştir.[54]
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir:
“Hüccet ikame edilmedikçe ve hüccet beyan edilmedikçe hiç kimse, Müslümanlardan
hata eden veya yanlış yapan bir kimseyi tekfir edemez. Kesin olarak islam’ı
sabit olan kimseden bu vasıf, şüphe sebebiyle izale edilemez. Mutlaka hüccet
ikamesi ve şüphenin giderilmesi gerekir.”[55]
Hafız İbn Hacer rahimehullah şöyle demiştir: “Bir yol
bulunabildiği sürece tekfirden sakınmak gerekir.”[56]
Ebû Sufyan Talha b.
Nafi şöyle demiştir: “Mekke'yi ziyaret edip Fihr oğullarına konuk olan Câbir
radıyallahu anh'e sordum. Sonra bir adam kendisine: “Sizler ehl-i kıbleden hiç
kimseyi müşrik olarak itham eder miydiniz?” diye sordu. Dedi ki: “Allah’a
sığınırım.” Adam bu cevaptan ürktü, sonra “Onlardan hiç kimseye “kafir” diye
hitap eder miydiniz?” diye sordu. “Hayır” dedi.”[57]
Cundub b. Abdillah
radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
مَنْ صَلَّى صَلاتَنَا، وَاسْتَقْبَلَ قِبْلَتَنَا
وَأَكَلَ ذَبِيحَتَنَا فَذَلِك الْمُسلم، لَهُ ذمَّة الله، وَذمَّة رَسُولِهِ
“Kim namazımızı
kılar, kıblemize yönelir, kestiğimizi yerse o Müslümandır. Allahın zimmeti ve
rasulünün zimmeti onun üzerindedir.”[58]
Buhari aynısını Enes
b. Malik radıyallahu anh’den, Ebu Yusuf; Ebu Hureyre radıyallahu anh’den merfu
olarak rivayet etmişlerdir.[59]
Nafi dedi ki: “Bir
adam İbn Ömer radıyallahu anhuma’ya: “Benim bir komşum var, benim aleyhimde
şirk ile şahitlik ediyor” dedi. İbn Ömer radıyallahu anhuma dedi ki: “La ilahe
illallah diyerek onu yalanlamadın mı?”[60]
Davet İmamlarının Muayyen Şahsa Hüccet İkamesi
Meselesi Hakkında Sözleri
Muhammed
b. Abdilvehhab Zan İle Tekfirde Bulunmaz
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
من أظهر الإسلام وظننا أنه أتى بناقض لا نكفره بالظن لأن
اليقين لا يرفعه الظن، وكذلك لا نكفر من لا نعرف منه الكفر بسبب ناقض ذكر عنه ونحن
لم نتحققه
“İslam’ı izhar eden bir kimsenin buna aykırı düştünü zannedersek onu zan
ile tekfir etmeyiz. Zira yakini zan ortadan kaldıramaz. Yine küfrünü
bilmediğimiz birisinden, nakzedici bir halinin anlatılması sebebiyle, onun
durumunu tahkik etmeden tekfir etmeyiz.”[61]
Muhammed
b. Abdilvehhab Halkın Umumunu Tekfir Etmez
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
وأما القول إنا نكفر بالعموم فذلك من بهتان الأعداء الذين
يصدون به عن هذا الدين ونقول سبحانك هذا بهتان عظيم
“Bizim halkın genelini tekfir ettiğimiz sözü, bu dinden alıkoymak isteyen
düşmanların iftirasıdır. Biz deriz ki: “Haşa bu büyük bir iftiradır”[62]
Muhammed
b. Abdilvehhab Kimleri Tekfir Eder?
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
وأما التكفير فأنا أكفر من عرف دين الرسول ثم بعد ما عرفه
سبه ونهى الناس عنه وعادى من فعله فهذا هو الذي أكفره وأكثر الأمة ولله الحمد
ليسوا كذلك. وأما القتال فلم نقاتل أحداً إلى اليوم إلا دون النفس
والحرمة وهم الذين أتونا في ديارنا ولا أبقوا ممكنا ولكن قد نقاتل بعضهم على سبيل
المقابلة ( وجزاء سيئة سيئة مثلها ) وكذلك من جاهر بسب دين الرسول بعد ما عرفه
والسلام
“Tekfire gelince, ben Rasulün dinini öğrendikten sonra ona söven, insanları
ondan yasaklayan, bu dine uyanlara düşmanlık eden kimseyi tekfir ediyorum.
Ümmetin çoğunluğu ise Allah’a hamd olsun böyle değildir. Ama savaşmaya gelince;
bu güne kadar can ve hürmet dışında kimseyle savaşmadık. Onlar bizim diyarımıza
geldiklerinde yerimizde kalamazdık. Lakin bazıları karşılık vermek için
savaşmış olabilir. Kötülüğün karşılığı misliyledir. Yine Rasulün dinini
öğrendikten sonra ona açıkça söven kimse de böyledir. Vesselam.”[63]
Muhammed
b. Abdilvehhab Kendisine Uymayanları ve Cahilleri Tekfir Etmemiştir
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
تكفير من بان له أن التوحيد هو دين الله ورسوله ثم أبغضه
ونفر الناس عنه. وجاهد من صدق الرسول فيه ومن عرف الشرك وأن رسول الله صلى الله
عليه وسلم بعث بإنكاره وأقر بذلك ليلا ونهاراً ثم مدحه وحسنه للناس وزعم أن أهله
لا يخطئون لأنهم السواد الأعظم، وأما ما ذكر الأعداء عني أني أكفر بالظن
وبالموالاة أو أكفر الجاهل الذي لم تقم عليه الحجة فهذا بهتان عظيم يريدون به
تنفير الناس عن الله ورسوله
“Allah’ın ve rasulünün dini olan tevhid kendisine açıklanıp da sonra ona
kin duyan ve insanları bundan uzaklaştıran, Rasulün bu dini beyandaki
doğruluğunu inkar eden, şirki ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in
şirke karşı çıkmak üzere gönderilmiş olduğunu bilen, bunu sabah akşam ikrar
eden, sonra şirki öven ve insanlara süsleyen, şirk ehlinin büyük çoğunluk
olmaları sebebiyle hata etmeyeceklerini iddia eden kimsenin tekfiri. Ama
düşmanların anlattıkları gibi benim zan ile, muvalat (şirk ehline dostluk)
sebebiyle veya kendisine hüccet ikame edilmemiş cahili tekfir etmeme gelince,
bu büyük bir iftiradır. Bu iftira ile insanları Allah’tan ve rasulünden
uzaklaştırmak istiyorlar.”[64]
Muhammed
b. Abdilvehhab Güvenilir Alimlerin Tekfir Ettiği Kimselerden Başkasını Tekfir
Etmemiştir
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
ما ذكر لكم عني أني أكفر بالعموم فهذا من بهتان الأعداء،
وكذلك قولهم إني أقول من تبع دين الله ورسوله وهو ساكن في بلده أنه ما يكفيه حتى
يجييء عندي فهذا أيضا من البهتان ؛ إنما المراد اتباع دين الله ورسوله في أي أرض
كانت ؛ ولكن نكفر من أقر بدين الله ورسوله ثم عاداه وصد الناس عنه ؛ وكذلك من عبد
الأوثان بعد ما عرف أنها دين للمشركين وزينه للناس ؛ فهذا الذي أكفره وكل عالم على
وجه الأرض يكفر هؤلاء إلا رجلاً معانداً أو جاهلاً
“Size benim umumu tekfir ettiğim anlatılmış ki, bu düşmanların iftirasıdır.
Yine benim Allah’ın ve rasulünün dinine tabi olan fakat kendi ülkesinde ikamet
eden kimsenin benim yanıma gelmedikçe bunun yeterli olmayacağını söylediğimi
iddia etmeleri de düşmanların iftirasıdır. Maksat; yeryüzünün neresinde
olunursa olunsun ancak Allah’ın ve rasulünün dinine tabi olmaktır. Lakin biz
Allah’ın ve rasulünün dinini ikrar edip sonra bu dine düşmanlık eden ve
insanları ondan uzaklaştıranı tekfir ederiz. Yine bunun müşriklerin dini
olduğunu öğrendikten sonra putlara ibadet eden ve insanlara bunu süsleyen
kimseleri de (tekfir ederiz.) Bunlar ise inatçılık eden veya cahil olan kimse
dışında yeryüzündeki her alimin tekfir ettiği kimselerdir.”[65]
Muhammed
b. Abdilvehhab Allah’tan Başkasına Dua Etmeyi Caiz Göreni ve Tevhid Ehlini
Tekfir Edeni Tekfir Etmiştir
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
فإن قال قائلهم إنهم يكفرون بالعموم فنقول : سبحانك هذا
بهتان عظيم الذي نكفر الذي يشهد أن التوحيد دين الله ودين رسوله، وأن دعوة غير
الله باطلة ثم بعد هذا يكفر أهل التوحيد، ويسميهم الخوارج ويتبين مع أهل القبب على
أهل التوحيد
“Eğer onların sözcüleri “Onlar umum olarak tekfir ediyorlar” derse deriz
ki: Tevhidin Allah’ın dini ve rasulünün dini olduğuna şahitlik edeni tekfir
etmemiz büyük bir iftiradır. Allah’tan başkasına dua etmek batıldır. Bundan
sonra tevhide hini tekfir ederler ve onları “hariciler” diye adlandırırlar.
Kubbelerin ehli ile beraber tevhid ehline muhalefet ederler.”[66]
Muhammed
b. Abdilvehhab Kendisine Huccet Ulaşmamış Kimseyi Tekfir Etmez
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
من عمل بالتوحيد، وتبرأ من الشرك وأهله فهو المسلم في أي
زمان وأي مكان وإنما نكفر من أشرك بالله في إلهيته بعد ما نبين له الحجة على بطلان
الشرك وكذلك نكفر من حسنه للناس، أو أقام الشبه الباطلة على إباحته، وكذلك من قام
بسيفه دون هذه المشاهد التي يشرك بالله عندها، وقاتل من أنكرها وسعى في إزالتها
قوله إني أكفر من توسل بالصالحين، وقوله : إني أكفر البوصيري لقوله يا أكرم الخلق،
وقوله إني أقول لو أقدر على هدم حجرة الرسول لهدمتها ولو أقدر على الكعبة لأخذت ميزابها
وجعلت لها ميزاباً من خشب، وقوله إني أنكر زيارة قبر النبي صلى الله عليه وسلم،
وقوله إني أنكر زيارة قبر الوالدين وغيرهم وإني أكفر من يحلف بغير الله فهذه اثنتا
عشرة مسألة جوابي فيها أن أقول : ((سبحانك هذا بهتان عظيم ))
“Tevhid ile amel eden, şirkten ve şirk ehlinden uzaklaşan, hangi zamanda,
hangi mekanda olursa olsun o Müslümandır. Biz ancak kendisine şirkin batıl
olduğuna dair hüccet apaçık ortaya çıktıktan sonra Allah’a uluhiyetinde ortak
koşan kimseyi tekfir ederiz. Yine şirki insanlara güzel göstereni veya bunun
mubah oluşuna dair batıl şüpheler ikame edeni tekfir ederiz. Yine yanında
Allah’a ortak koşulan meşhedler (türbeler)i korumak için kılıcını çekeni,
bunlara karşı çıkan ve yok edilmesi için çalışana karşı savaşanı tekfir ederiz.
Benim Salihlerle tevessül edeni tekfir ettiğimi söylemesi, benim Busayri’yi “Ey
yaratılmışların en değerlisi” dediği için tekfir ettiğimi, benim: “Şayet gücüm
yetse Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hücresini yıkardım, gücüm
yetseydi kabenin altınoluğunu alır, onu tahtadan yapardım” dediğimi, benim Nebî
sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyarete karşı çıktığımı, ana babanın
kabirlerini ve başka kabirleri ziyaret etmeye karşı çıktığımı ve Allah’tan
başkası adına yemin edeni tekfir ettiğimi söylemesi, işte bu on iki meselenin
hepsine karşı vereceğim cevap ancak şöyle dememtir: “Allah’ım! Sen noksanlardan
münezzehsin. Bu büyük bir iftiradır.”[67]
Şeyh
Muhammed b. Abdilvehhab Tagutu Tekfir Etmeyi Tasrih Etmeyeni Tekfir Etmemiştir
Şeyh Abdullatif Alu’ş-Şeyh, el-İhsa’da Cuma ve cemaatten ayrılan iki kişi
hakkında sorulmuştur. O ikisi, etraflarındaki Müslümanları; “İbn Feyruz ve
benzerleri gibi tagutu tekfir etmeyen kimselerle oturuyorlar, tagutu tekfir
ettiklerini açıkça ortaya koymuyorlar” gerekçesiyle tekfir ediyorlar ve şöyle
diyorlar: “Tagutu tekfir ettiğini açıkça ortaya koymayan Allah’a kafirdir,
tagutu tekfir etmemiştir. Böyle bir kimseyle oturan da onun gibidir. Bu iki
yalancı ve sapık mukaddimeden dolayı açık riddet ve selamlaşmayı terk etmeyi
gerektiren hükümler terettüp eder…”
Şeyh Abdullatif şöyle cevap vermiştir:
فرفع إليّ أمرهم ، فأحضرتهم وهددتهم وأغلظت لهم ، فزعموا أولاً أنهم على عقيدة
الشيخ محمد بن عبد الوهاب ، وأن رسائله عندهم ، فكشفت شبهتهم وأدحضت ضلالتهم ، بما
حضرني في المجلس ، وأخبرتهم ببراءة الشيخ من هذا المعتقد والمذهب
“Onların durumu bana iletildi. Onları çağırdım ve tehdit ederek ağır
konuştum. Öncelikle onlar, Muhammed b. Abdilvehhab’ın akidesinde olduklarını,
yanlarında Muhammed b. Abdilvehhab’ın risalelerinin bulunduğunu iddia
ediyorlar. Şüphelerini giderdim ve meclisimde bulunanlarla sapıklıklarını
çürüttüm. Onlara Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab’ın bu itikad ve görüşten berî
olduğunu haber verdim.”[68]
Tekfirde Hüccet
İkamesini Şart Koşmaları
Müceddid imam şeyhülislam Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah
akidesini açıklarken şöyle demiştir: “Tekfire gelince; ben Rasulün dinini
öğrenen, öğrendikten sonra söven, insanları bu dinden yasaklayan ve ona fiilen
düşmanlık edeni tekfir ediyorum. İşte benim tekfir ettiğim böyle bir kimsedir.
Ümmetin çoğunluğu Allah’a hamd olsun böyle değildir.”[69]
Yine şöyle demiştir: “Nebilerden ve velilerden ölümlerinden
sonra şefaat isteyen, kabirlerine tazim eden, onların üzerine kubbeler bina
edip kandiller yakan, kabirlerin yanında namaz kılan, oraları bayram yeri edinen,
koruyuculuk yapan, oraya adak adayan kimselere gelince, bütün bunlar meydana
geleceğini Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in haber verip sakındırdığı
hadiselerdendir. Nitekim hadiste şöyle buyrulmuştur: “Ümmetimden bazı kavimler
müşriklere katılmadıkça ve ümmetimden bazı topluluklar putlara tapmadıkça
kıyamet kopmaz.”Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tevhidi en büyük himaye
ile korumuş, şirke götüren bütün yolları tıkamış, Muslim’in Sahih’inde Cabir
radıyallahu anh’den rivayet ettiği gibi; kabirlerin sıvanmasını, üzerlerine
bina yapılmasını yasaklamıştır. Yine Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’ı yerden
yüksek hiçbir kabir bırakmamak ve yok etmedik suret bırakmamak emriyle
gönderdiği sabit olmuştur. Bu yüzden birçok âlimler, kabirler üzerine yapılmış binaların
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e isyan üzere yapılmış olduğundan
yıkılmalarının gerektiğini söylemişlerdir. Bizimle insanlar arasında ihtilafa
sebep olan şey işte budur. Hatta durum onların bizi tekfir etmelerine, bizimle
savaşmalarına, kanlarımızı ve mallarımızı helal saymalarına kadar varmıştır. Ta
ki Allah bize onlara karşı yardım etti ve onlara karşı zafer kazandık.
İnsanları davet ettiğimiz şey budur. Allah’ın kitabından, rasulünün sünnetinden
ve salih seleften imamların icmaından hücceti ikame etmemizden sonra onlarla
savaştık. Allah Teâlâ’nın şu ayetine imtisal ettik: “Bir fitne kalmayıncaya
ve din tamamen Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Enfal 39) Kim
hüccet ve beyan ile yapılan davete icabet etmezse ona kılıç ve dişlerle
savaşırız.[70]
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık
delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için
beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük
bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın, dinine ve
peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz
Allah kuvvetlidir, daima üstündür” (Hadid 25)”[71]
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah’a “Kiminle
savaşılır, kim tekfir edilir?” diye soruldu. Şöyle cevap verdi: “İslamın beş
şartının ilki iki şehadet kelimesidir. Sonra diğer dört şart gelir. Diğer
şartlara gelince; bunları hafife alarak terk edenle, bunları yapması için
savaşırız. Terkinden dolayı tekfir etmeyiz. Alimler inkar etmeksizin tembellik
ve gevşeklikle bunları terk edenin küfründe ihtilaf etmişlerdir. Biz ancak
bütün alimlerin icma ettikleri şeyle tekfir ederiz. Bu da iki şehadet
kelimesidir. Yine bunu (iki şehadet kelimesi ile ilgili tekfiri) öğretilip
anladıktan sonra inkar ederse tekfir ederiz…”[72]
Yine Şeyh İbn Sehman’ın risalesinde naklettiğine göre Şeyh
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir: “Biz Abdulkadir’in kubbesi üzerindeki
puta, Ahmed el-Bedevi’nin türbesi üzerindeki puta ibadet edeni ve benzerlerini
cahilliklerinden ve onları uyaran kimse olmaması yüzünden tekfir etmediğimize
göre, Allah’a ortak koşmayan veya bize hicret etmeyenleri neden tekfir edip
savaşalım? Allah’ım! Sen noksanlardan münezzehsin, bu büyük bir iftiradır.”
Şeyh İbn Sehman rahimehullah bu söz üzerine şöyle demiştir:
“Şeyh rahimehullah’ın türbeler üzerindeki putlara ibadet eden kimse hakkındaki
sözü böyle olduğuna öğrenmesi kolay olmayan ve hüccet ulaşmayan yeryüzü halkı
nasıl tekfir edilir ve onlarla savaşılarak malları helal sayılabilir? Hiç şeyhin
durumunu ve onun davet ettiği şeyi bilen akıl sahibi bir kimse bunu düşünebilir
mi? Bilakis böyle bir kimse söz anlamayan, diğer ümmetten ayrılan bir kimsedir.
Hatta o ehl-i sünnet ve’l-cemaatten ayrılmıştır! Onun bu konudaki bütün
sözleri, isimlerin ve sıfatların tevhidine, amel ve ibadetlerde tevhide
çağırmak amaçlıdır. Müslümanlar da bunun üzerinde icma etmişlerdir. Bu konuda
ancak onların yolundan çıkan, menheclerinden sapan Cehmiyye, Mutezile ve
kabirlere ibadet edenler gibi kimseler muhalefet etmişlerdir. Hatta (Şeyh’in
sözleri) rasullerin icma edip kitapların üzerinde ittifak ettiği şeydir.
Nitekim şeyhin getirdiği ve kastettiği şeylerden zorunlu olarak şu anlaşılır:
Ancak muteber bir hüccet ikamesinden sonra tekfir edilir. Bu ise bid’atçilere uymak
değil, dosdoğru yolun ta kendisidir.”[73]
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab’ın çocuklarının ve onlarla
beraber Şeyh Hamed b. Nasır Âl-i Muammer’in sözleri de muayyen şahsa hüccet
ikamesini şart koşmaları bakımından açıktır. Onlara şöyle sorulmuştur: “Bize
sizlerin geçmiş âlimlerinden İbn Farız ve başkaları gibi ilimle ve sünnet ehli
olmakla meşhur olan bazı insanları tekfir ettiğiniz ulaştı.” Onlar şöyle cevap
vermişlerdir:
“Bizim geçmiş insanlardan bazılarını ve başka kimseleri
tekfir ettiğimiz hakkında söylenen şey düşmanlarımız tarafından, insanları dosdoğru
yoldan alıkoymak için yayılan iftiralardır. Yine bize bundan başka birçok
şeyleri de iftira olarak nispet ediyorlar. Bunlara cevabımız şöyle dememizdir: “Hâşâ!
Bu, çok büyük bir iftiradır" (Nur 16) Biz, ancak hakkı bilip de inkar
edeni, ona hüccet ikame ettikten sonra, davet edip kabul etmemesi, inkarına
devam edip inat etmesi üzerine tekfir ederiz. Bizim hakkımızda bunun dışında
tekfir ettiğimize dair söylenen her şey bize karşı bir yalandır…”
Sonra şöyle dediler: “Şeyh rahimehullah’ın bir sözün küfür
olduğunu söylemesine rağmen, o sözü söyleyeni tekfir etmemesini iyi düşün!
Aradaki farkı iyi anla! Zira kendisine hüccet ikame edilmemiş muayyen şahsa
kafir demek caiz değildir. Zannederim İmam rahimehullah’ın haklarında bu sözü
söylediği kimseye hüccetin ikame edilmediğini zannettiğinden, İbnu’l-Farız ve
benzerlerinin sözlerindeki ve görüşlerindeki küfrü bilmeyen cahiller
olmalarından dolayı (tekfir etmemiştir.)..”[74]
Yine Şeyh Abdullah b.
Eş-Şeyh rahimehullah’a kendisinden kasıtsız olarak küfür sadır olan cahil
kimsenin söz, fiil veya tevessülde bulunmasında mazur olup olmaması soruldu.
Şöyle cevap verdi: “Allah’a ve rasulüne iman eden bir kimse, Allah’ın rasulüyle
gönderdiği şeyi bilmeden küfür bir fiil veya küfür bir itikadda bulunabilir,
böyle bir kimse bize göre kâfir değildir. Ona muhalefet edenin kâfir olacağı
şekilde risalet hüccetini ikame etmedikçe küfrüne hükmetmeyiz. Ona hüccet ikame
edilip, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiği din beyan
edildikten sonra, hüccet ikamesinden sonra bu fiilde ısrar ederse, işte o kimse
tekfir edilir. Çünkü küfür ya Allah’ın kitabına ya da Rasûlullah sallallâhu
aleyhi ve sellem’in sünnetine muhalefetten dolayıdır ve bunda bütün âlimler
icma etmişlerdir.”[75]
Yine şöyle demiştir: “Tevhid üzerine, İslam’ın beş şartını
ve imanın altı şartını ikame ederek ölen, lakin duada tevessül eden,
zikrettiğimiz iki hadise dayanarak (âma kimsenin tevessülü hakkındaki hadisi ve
“Arşının izzet mak’adına sığınırım” hadisini kastediyor) rabbine dua ederken
Nebisine yönelen, cahilliğinden veya ahmaklığından bunu yapan kimselerin hükmü nedir?”
Şöyle cevap vermiştir: “Ölüden istekte bulunma ve ondan istigase etme (yardım
isteme) ile duada tevessül etmek arasındaki farkı açıklamıştık. Ölüden istekte
bulunmak ve ihtiyaçların giderilmesinde, sıkıntıların kaldırılmasında istigase
etmek, Allah’ın ve rasulünün haram kıldığı, ilahi kitapların ve haramlığına
dair nebevî davetin; haramlığı ve işleyen kimsenin tekfir edilmesi, ondan
teberri edip düşmanlık edilmesi gerektiği üzerinde ittifak ettiği en büyük
şirktendir.
Lakin ilmin kesintiye uğradığı ve cahilliğin galebe çaldığı
zamanlarda muayyen şahıs, kendisine risalet hücceti ikame edilip bu amelin
Allah ve rasulü tarafından haram kılınan büyük şirkten olduğu açıklanmadıkça
tekfir edilmez. Hüccet ulaşır, ona Kur’an ayetleri ve nebevî hadisler okunur da
şirkinde ısrar ederse o bir kâfirdir. Cehaletle bunu yapan, bundan dolayı
uyarılmayan kimse ise böyle değildir. Cahilin fiili küfürdür lakin hüccet ikame
edilmedikçe kendisinin küfrüne hükmedilmez. Hüccet ikame edilip de şirkinde
ısrar ederse, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed sallallâhu aleyhi ve
sellem’in Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik etse de, namaz kılsa da, zekat
verse de, altı esasa iman etse de o bir kafir olur.”[76]
* Derim ki: hüccet ikamesini yapacak bir islam devleti ve
onun yetki sahibi kadısı olmadığı zaman hüccetin ikamesi değil ancak tebliği
söz konusu olur. Hüccet tebliğ edilen kimse şirk veya küfründe ısrar eder de,
hala Müslüman olduğunu iddia etmeye devam ederse, böyle bir kimsenin şer’î
tanımı “münafık”tır. O nifak küfrüyle kafir olsa dahi, islamın dışındaki
kafirlerle aynı muamele ona yapılmaz. Bilakis münafıklara nasıl davranılırsa
ona da öyle davranılır.
Şeyh Suleyman b. Sehman rahimehullah şöyle demiştir:
“Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah insanları tekfir etmekten en çok
duraklayan bir kimse idi. Hatta Allah’tan başkasına, kabir ehline veya
başkalarına dua eden cahili, eğer ona nasihat edememişse, terk edenin kâfir
olacağı hücceti ulaştıramamışsa tekfir etmezdi. Risalelerinden birinde şöyle
dedi: “Biz el-Kevvaz’ın türbesine ibadet edeni dahi cahilliklerinden ve uyaran
kimse olmadığı için tekfir etmediğimize göre kendisine hüccet ikame edilen,
bunun bilgisine ulaşan kimseyi kabirlere ibadet sebebiyle tekfir ederiz.”[77]
Şeyh Abdurrahman b. Hasen, Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab’ın
hüccet ikamesi hususundaki menhecini şöyle açıklamıştır: “Şeyhimiz Şeyhulislam
Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah dedi ki: “Şerif benden kiminle savaşıp
kimi tekfir ettiğimizi sordu. Cevap olarak şöyle dedi: “Biz ancak bütün âlimlerin
icma ettikleri iki şehadet kelimesi öğretilip anladıktan sonra inkar eden
kimseyle savaşırız.”[78]
Şeyh Abdullatif b. Abdirrahman, Şeyhulislam İbn
Teymiyye’nin: “Lakin cahilliğin galebe çaldığı, ilmin ve risalet izlerinin
azaldığı, sonrakilerin çoğunda, Rasulün getirdiği şey beyan edilinceye kadar
tekfir edilmeleri mümkün olmaz” sözüne şu notu düşmüştür: “Şeyhimiz (Muhammed
b. Abdilvehhab) rahimehullah da bu görüşte idi ve bunu ümmetin âlimlerine
uyarak açıklardı. Hüccet ikame edilip delil ortaya çıkmadıkça tekfir etmezdi.
Hatta o, kabirlere ibadet eden cahiller hakkında, onlara uyarıda bulunmak kolay
olmadığından duraklardı. Şeyh İbn Teymiyye rahimehullah’ın da: “Rasulün
getirdiği açıklanıncaya kadar” sözüyle kastettiği budur.”[79]
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah’ın risaleleri ile
onun öğrencileri ile çocuklarının risalelerinde bunun gibi daha birçok sözler
vardır. Biz sadece örnek kabilinden zikrettik. Muayyen bir şahsa tekfirde
bulunmak için şer’î hüccetin ikamesi ve o kimsenin bundan sonra inatla ısrar
etmesi şarttır. Nitekim tebliğ ile beraber şüphenin giderilmesi de zorunludur.
Aksi halde onları uyarıp kendilerine şer’î hüccetleri açıklayacak kimseler
bulununcaya kadar, türlü şirk şaibelerine bulaşmış avamın mazeretleri sabittir.[80]
Âlimlerin Cehaletle Mazur Olmaz Sözüyle
Kastettikleri Nedir?
El-Lecnetu’d-Daime
Li’l-İfta başkan vekili Şeyh Abdurrazzak Afifî rahimehullah’a şöyle soruldu:
“Din ile alay eden veya dine, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e yahut
Kur’ân-ı Kerime söven kimsenin hükmü nedir? Bu kimse cahil ise tekfir edilir
mi?” Şeyh Afifi rahimehullah dedi ki: “Bu mesele tıpkı diğer tekfir meseleleri
gibidir. Ona öğretilir ve tedip edilir. Eğer öğrendikten ve açıklandıktan sonra
tekrar ederse bu küfürdür. “Cehalet ile mazur olmaz” denilirse bunun anlamı;
onun tekfir edilmesi değil, öğretilip te’dip edilmesidir.”[81]
Burada Şeyhulislam’ın
asrında: “Mazur olmaz” sözüyle kastedilen mana ortaya çıkmaktadır.
Şeyhulislam Muhammed
b. Abdilvehhab rahimehullah şöyle demiştir: “..Lakin bu kıssa (zatu envat
kıssası) şunu ifade eder: Müslüman, hatta alim kimse bilmeden şirk türlerine
düşebilir. Öğrenmek ve sakınmak gerekir. Böylece cahil kimsenin: “Tevhidi
anladık” sözünün şeytanın tuzaklarından olan en büyük cahilliklerden olduğu
anlaşılır. Yine bu kıssa şunu ifade eder: Müslüman bilmeden küfür bir söz
söyleyebilir. Buna karşı uyarılır ve o zaman tevbe eder. O tekfir edilmez.
Tıpkı İsrailoğullarının yaptıkları ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den zatu
envat isteyenlerin yaptıkları gibi.
Yine bu kıssa şunu
ifade eder: Onlar tekfir edilmeseler de haklarında şiddetli ve ağır sözler
söylenir. Tıpkı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi.”[82]
Önemli Not: Belki de bu son cümle Şeyhin, Kitabu’t-Tevhid’de
bu hadisin (Zatu envat hadisinin) ardından Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in
onları cahilliklerinden dolayı mazur görmediğini söylemesini ve koluna bakır
halka takan kimse hadisine düştüğü notta cehaletten dolayı mazur
görülmeyeceğini söylemesini açıklığa kavuşturmaktadır. Zira ona ağır bir söz
söyleyerek: “Şayet bu üzerinde olduğu halde ölseydin asla kurtulamazdın”
buyurulmuştur. Hakim’in rivayetinde: “Elbette ona havale edilirdin”
şeklindedir. Yine burada da ağır ifade vardır. Yoksa şeyh burada cehaletin özür
olmadığını söylemezdi. Mana ancak anlattığımız şekilde açıklığa kavuşmaktadır.
Nitekim onların tekfir edilmediklerini kendisi söylemiştir. O halde mazur
olmamalarının manası nedir? Bu durum, bu fiilin küçük şirki ortadan kaldırmayacağı
anlamına gelir. Yine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “O üzerinde
olduğu halde ölseydin” sözü, yasaklamadan sonra hala buna devam etseydin “asla
kurtulamazdın” şeklinde anlaşılır. Nitekim Hakim’in rivayetinde: “Elbet ona
havale edilirdin” sözü de Allah’tan yardım göremezdin, bunu takman sana fayda
vermezdi demektir. Alimler bunu küçük şirk olarak zikretmişlerdir. Şeyh İbn Baz
rahimehullah’ın da ikrarını buna eklemek gerekir.
Geçen açıklamalara
Allame es-Suyutî rahimehullah’ın şu fetvasını delil getirmek de mümkündür:
“…Birinci durum: Bu
söz dilinden kasıtsız olarak kaçmış olabilir. Bu Müslümanın haline layık olan
bir zandır. Belki de mesela: “Malik kabrinden kalksa dahi” demek isterken dili
sürçmüş ve ondan bu söz sadır olmuştur. Bu kimse tekfir edilmez, mazur da
görülmez. Bunun öncesinde hayrı biliniyorsa, dil sürçmesi iddiası kabul
edilir. Kendi haline de bırakılmaz, bilakis pişmanlık sergilemesi gerekir.
Topluluk içinde hata ettiğini ilan eder, tevbe ve istiğfarda bulunur. Başına
toprak saçar, çokça sadaka verir, köle azat eder, iyilik yollarıyla Allah’a
yakınlaşmaya çalışarak bu tökezlemesini örter..”[83]
Şu halde ceza; tekfir
de olabilir, tazir de olabilir. Böylece “cehalet mazeret değildir” sözünü
kullanan âlimlerin neyi kastettikleri anlaşılmaktadır. Onlar tekfiri değil,
sakındırma ve tedip cezasından mazur olmayacağını kastetmişlerdir.
İlmî Hüccet
İkamesini Kim Yapar?
Tekfir hükmünde ancak
İslam devletinin yöneticisi tarafından kendilerine yetki verilmiş olan, ilimde
köklü, ikna kabiliyeti olan, hafızası kuvvetli, sağlam anlayışlı, istinbat
kabiliyetli, yumuşaklık ve ağırbaşlılık hasletlerine sahip, tahammüllü ilim
ehli hüccet ikamesini yapar.
Alimler dinin füru’u
ile alakalı helal ve harama dair hüküm meselelerinde müçtehit ve müftiyi bir şart
olarak koştuklarına göre, küfür, iman, fasıklık, bid’atçilik gibi dinin aslî
meselelerinde de bu şarta itibar etmek zorunlu ve daha önceliklidir.
Şeyh Suleyman b.
Sehman rahimehullah şöyle demiştir: “Anladığım kadarıyla hüccet ikamesini ancak
bunu güzelce yapabilecek kimse yapar. Dininin hükümlerini bilmeyen ve alimlerin
bu konuda neler söylediklerini bilmeyen cahil kimse gibi bu işi güzelce
yapamayacak olan kimseler bildiğim kadarıyla hüccet ikamesi yapamazlar. Allah
en iyi bilendir.”[84]
Küfrü Sabit
Olan Kimseye Mürtet Hükmünü Amelî Olarak Kim Verir?
Muayyen şahsın tekfir
hükmü, bunu uygulayabilecek yetki gücüne sahip olmayı gerektirir. Taki bu
tehlikeli meselede her iddia sahibi masum kanların dökülmesine sebebiyet
vermesin!
Fakihler, hüküm veren kimsenin
veya uyarıda bulunacak kimsenin; had cezalarını uygulayabilecek kimse olduğunda
ittifak etmişlerdir. Yoksa bu iş fertlerin nefislerine bırakılamaz!
İmam Tahavî, Muslim b.
Yesar’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir:
كان رجل
من الصحابة يقول : الزكاة، والحدود، والفيء، والجمعة إلى السلطان
“Sahabeden birisi
şöyle diyordu: zekat, had cezaları, fe’y ve Cuma namazını kıldırmak sultana
aittir.” İmam Tahavi dedi ki: “Buna muhalif olan bir sahabi bilmiyoruz.”
Beyhakî rahimehullah,
Harice b. Zeyd’den, o da babasından rivayet etti, yine Ebu’z-Zinad’dan, o da
babasından şöyle rivayet etti: “Medine’lilerden sözlerine başvurulan fakihler
şöyle diyorlardı:
لا ينبغي
لأحد أن يقيم شيئاً من الحدود دون السلطان، إلا أن للرجل أن يقيم حدّ الزنا على
عبده أو أمته
“Had cezalarından bir
şeyi sultandan başkası ikame edemez. Ancak kişinin kölesine veya cariyesine
zina haddini kendisinin uygulaması bundan hariçtir.”[85]
Aralarında İmam Şafii rahimehullah’ın da
bulunduğu Selef’ten bir cemaat kölenin sahibinin kölesine had ikame edebileceği
görüşündedirler. Bu konuda müminlerin emiri Ali radıyallahu anh’den rivayet
edilen bir kıssada Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle demesini delil
getirmişlerdir:
أقيموا
الحدود على ما ملكت أيمانكم
“Sağ ellerinizin
sahip olduğu (kölelerinize) haddi uygulayın.”[86]
Allame es-Sindî rahimehullah, Sunenu’n-Nesâî
şerhinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e söven bir cariyeyi, onun sahibinin
öldürmesini Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in onaylaması hakkında şöyle
demiştir: “Belki de Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem vahiy ile bu işi yapan kör
adamın doğru söylediğini bilmişti. Çünkü aksi halde bu Müslümanların
idarecisinin vazifesidir.”
İmam Kurtubî
rahimehullah Nur suresi 2. Ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: “Bu emirle muhatab olan kimselerin, imam (İslâm
devlet yöneticisi) ile onun adına görevde bulunanlar olduğunda görüş ayrılığı
yoktur. Malik ile Şafiî ek olarak: Kölelere de efendileri uygular, demişlerdir.
Şafiî; bütün sopa ve el kesme cezalarında da böyledir (yani efendi köleye
cezayı uygular), der. Malik ise el kesme cezasında değil de sopa cezasında
efendinin cezayı uygulayacağını kabul etmiştir. Burada
hitabın müslümanlara yönelik olduğu da söylenmiştir. Çünkü dinin hükümlerim
uygulamak, bütün müslümanların görevidir. Bundan sonra imam, bu hükümleri
onların adına vekâleten uygular. Zira hepsinin hadlerin uygulanması için bir
araya gelip toplanmalarına imkân yoktur.
Yüce Allah'ın zina,
şarab, zina iftirası ve buna benzer uygulanmasını farz kıldığı hadlerin,
yöneticilerin huzurunda uygulanması gerekir. Bu haddi ancak imamın bu iş için
seçeceği faziletli ve hayırlı kimseler uygularlar. Böyle bir durum ortaya
çıktığı her seferinde sahabe (Allah hepsinden razı olsun) böyle yapardı. Buna
sebeb, bunların yerine getirilmeleri, miktarları, uygulanacakları yerleri ve
halleri itibariyle gereği gibi korunmaları gereken, uygulanan şer'i bir(er)
kural ve Allah'a yakınlaştırıcı bir(er) ibadet olmalarıdır. Bunlara dair şart
ve hükümler aşılamaz. Çünkü müslümanın kanı ve değeri pek büyüktür. Mümkün olan
her yolla buna gereken riayetin gösterilmesi icab eder.”[87]
İlmî/İtikadî
Mesele ve Amelî/Fıkhî Mesele Ayrımı Hakkında
Tekfir hükümlerinde
usul ve füru ayrımı bid’at olan bir ayrımdır. Bunun şer’î bir delili olmadığı
gibi, deliller bu görüşü reddetmektedir.
Şeyhulislam İbn
Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “(Sahabe ve tabiine güzellikle uyanlar) Dediler
ki: usul ve füru meseleler arasında ayrım yapmak bid’at ehlinden olan Mutezile,
Cehmiyye ve onların yolunu tutan kelamcıların görüşleridir. Bu görüş fıkıh
usulü hakkında konuşan kimselere de intikal etmiş, bu sözün hakikatini de
anlamamışlardır.
Yine dediler ki: Usul
meseleleri ile füru meseleleri arasındaki bu ayrım İslam’da sonradan çıkmış bir
bid’attir. Kitap, sünnet ve icma buna delalet etmemektedir. Hatta seleften ve
imamlardan hiçbiri bunu söylememiştir. Aklen de bâtıldır. Zira bu ayrımı
yapanlar usul meselelerini ve füru meselelerini birbirinden doğru bir şekilde
ayıramamışlardır. Bilakis üç veya dört fark zikretmişlerdir ki hepsi de batıldır.”[88]
Yine şöyle demiştir:
“Maksadı Rasule ittiba etmek olan te’vilci tekfir edilmez. Hatta o içtihat edip
de hata ettiğinde fasık da sayılmaz. Ameli meselelerde insanlar katında meşhur
olan budur. Akide meselelerine gelince, insanları çoğu bu konuda hata edeni
tekfir ederler. Bu görüş ise sahabe, tabiin ve onlara güzellikle tabi
olanlardan veya imamların hiçbirinden bilinmemektedir. Ancak bu muhaliflerini
tekfir eden Harici, Mutezile, Cehmiyye gibi bid’at ehlinin bid’at olarak ortaya
çıkardıkları görüşlerinin esaslarından biridir. Malik, Şafii, Ahmed ve diğer
imamlara tabi olanların çoğu da bu duruma düşmüşlerdir.”[89]
Sonra İbn Teymiyye
rahimehullah selef arasında itikadi meselelerde de ihtilafa düşüldüğünü ispat
eden, ancak birbirlerini tekfir etmeyip, muhaliflerini tıpkı ahkam
meselelerinde olduğu gibi mazur gördüklerine dair örnekler zikretmiştir. Sonra
şöyle demiştir: “Yine seleften birçok kimse bu meselelerde hata etmişler,
bundan dolayı tekfir edilmemesinde ittifak etmişlerdir. Mesela sahabeden biri
ölülerin, dirilerin seslenmesini işiteceğini inkar etmiş, bazısı miracın uyanık
iken olduğunu inkar etmiş, bazısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in
rabbini gördüğünü inkar etmiş, bazısı halifelik ve üstünlük konusunda malum
sözü söylemiş, bazı birbiriyle savaşmış, bazısı birine lanet etmiş, bazısı
birini tekfir etmiştir. Bu sözler malumdur…” “Kadı Şureyh “Bel acibtu” (Saffat
12) şeklindeki kıraati inkar etmiş ve: “Muhakkak ki Allah şaşırmaz” demiştir…
Böylece sabit bir kıraati inkar etmiştir. Kitap ve sünnetin delalet ettiği bir
sıfatı inkar etmiştir. Bununla birlikte o, ümmetin imamlardan bir imam olduğuna
ittifak ettiği birisidir.
Yine seleften birisi
Kur’an’dan bir harfi inkar etmiştir. Mesela “efelem yey’esillezine amenu” (Rad
31) ayeti hakkında bu ancak: “evelem yetebeyyenillezine amenu”dur” demiştir.
Bir diğeri “ve kada rabbuke ella ta’budûhu illa iyyah” (İsra 23) ayetinin
kıraatini inkar etmiş, “Bu ancak: “Ve vassa rabbuke” şeklindedir demiştir.
Bazısı felak ve nas surelerini Kur’ândan saymamış, diğeri kunut suresini
yazmıştır. İcma ve mütevatir nakil ile bilinmektedir ki bu bir hatadır. Bununla
beraber nakil onların katından tevatür halinde değildi. Bu yüzden tekfir
edilmediler. Eğer bu yüzden biri tekfir edilirse ancak mütevatir nakil ile
hüccet ikamesinden sonra olur.”[90]
İbn Teymiyye
rahimehullah bu konuda akide meselelerinde hak olan mezhebe muhalefet ettikleri
halde Ehl-i Sünnetin tekfir etmedikleri birçok örnekler zikretmiştir. Nitekim
Seleften ve haleften bir topluluk Allah’ın masiyetleri irade etmesini inkar
etmişler ve bunun; Allah’ın bundan razı olması, seveceği ve emredeceği manasına
geleceğine inanmışlardır.[91]
İbn Teymiyye
rahimehullah, seleften âlimlerin hata eden müçtehidi ne usul meselesinde ne de
füru meselesinde günahkâr görmediklerini nakletmiştir. Nitekim İbn Hazm ve
başkalarından da bunu nakletmiştir. Bu yüzden Ebu Hanife, Şafii ve başkaları
heva ehlinin şahitliğini ancak hitabî olarak kabul etmişler, arkalarında namazı
sahih görmüşlerdir. Kâfirin ise Müslümanlar aleyhinde şahitliği kabul edilmez,
arkalarında namaz kılınmaz. Demişlerdir ki: Bu sahabe, tabiin ve onlara
güzellikle uyan din imamlarının meşhur görüşüdür. Onlar hata eden
müçtehitlerden hiç kimseyi tekfir etmez, günahkâr görmezler. İster amelî
(fıkhî) mesele olsun, ister ilmî (itikadî) mesele olsun ayrım yapmamışlardır.”[92]
Şeyhulislam İbn
Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Hakkı talep eden mümin müçtehitlerden
kim hata ederse muhakkak ki Allah, kim olursa olsun onun hatasını bağışlar,
ister nazarî mesele olsun, ister amelî mesele olsun. İşte bu Nebî sallallâhu
aleyhi ve sellem’in ashabının ve islam imamlarının cumhurunun görüşüdür.”
(Mecmuu’l-Fetava 23/346)
Buna göre: özetle
deriz ki: cehaletin, tevilin, ikrahın veya bunun gibi mazeretler hakkında
zikrettiğimiz şeyler Allah’tan bir rahmettir. Kendisine meydan okumayı ve
emrine muhalefet etmeyi kastetmeyen kullarına bir lütuftur. Bu, aralarında fark
olmaksızın itikadi ve fıkhî meseleleri de kapsayan bir rahmettir.
İtikadi ve fıkhi
meselelerde ilim ehlinin yaptıkları ayrım ancak öğretim ve ders talimi içindir,
hükümler için değildir! İster akide meselelerinde olsun, ister fıkhî
meselelerde olsun hata eden eşittir.[93]
Böylece bu meselede
“Selefîlik” davası adı altında hata edenlerin kimler olduğunu, bid’at ehlinin
yollarına tabi olanların kimler olduğunu anlamış olmalısın. Kendisinden
yıllarca istifade ettiğin ve hüsnüzan beslediğin hocan da bu fitneden selamette
kalmamış olabilir. Hissî davranarak bu konuda sükût etmeyi “ahde vefa”
zannetme! Bilakis Allah’ın rasulüyle gönderdiği rahmete vefasızlık etmekten
sakın! Bid’at söylemlerde ve eylemlerde bulunanlarla dostluğa ve yağcılığa
devam etme! Allah’tan kork, niyetini samimileştir, hakkı söyle, batıldan uyar,
istikamete çağır! Başına geleceklere de sabret! Zira hak ehlinden olmanın şiarı
ve şerefi garipliktir, zulme ve iftiralara uğramak peygamberlerin ve onlara
uyanların yoludur! Gerçekten Allah katındaki karşılığı mı umuyorsun yoksa
insanların elindeki ikbali mi umuyorsun, bu hususlarda imtihan edilmektesin!
Hem hakka taraftar
olup hem de insanlar katında izzete kavuşacağın hayalleriyle kendini avutmaya
devam etme! İzzet ancak Allah katındadır. Ahiretin izzetlileri, dünyada Allah
için zilleti tadanlar içindir. Namazın da bunu göstermiyor mu? En yüksek yerini
âlemlerin rabbi için yere yapıştırmadıkça Allah katında yüceliğe ulaşamıyorsun!
Şu halde bedenini Allah için zillete buladığın gibi, akidenle, amelinle,
sözlerinde en güzel örnek Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in yolunda yürü,
bu yolda sana refakat eden var mı yok mu diye sakın bakınma! İyi insanlar iyi
atlara bindiler gittiler, itidal ile ilerlersen onlara yetişirsin!
[8] Bkz.: el-Elbani İrvau’l-Galil (7/56) ve ayrıca;
bu risalenin sonuna eklediğim: “Allah’tan başkasına secde teklifi ve cehaletin
mazeret olması meselesi” adlı risaleme bakınız.
[11] Sahih. İbn Carud el-Munteka (845) İbn Hibban
(10/339) Ahmed (6/232) Ebû Dâvûd (4534) İbn Mace (2638)
[20] Mecmuu’l-Fetava (35/165) Hadis hakkında İbn
Hacer Fethu’l-Bari’de (13/16): “İsnadı kavi” dedi. Bkz.: el-Elbani, es-Sahiha
(87)
[25] Hasen. İbn Mace (2117) Buhârî Edebu’l-Mufred
(783) Ahmed (1/214) el-Elbani rahimehullah hasen dedi: es-Sahiha (139)
[50] Hasen mevkuf. İbn Ebi Şeybe (6/441) İbn Asakir (35/372) Ebu Yusuf, Harac (394) İbn Kesir, Musnedu’l-Faruk’ta (2/457) isnad ceyyid
demiştir. İmam Ahmed’in Ömer radıyallahu anh’ın bu sözüyle delil getirmesi
hakkında bkz.: Hallal, Ahkamu Ehli’l-Milel
(1217)
[53] Bu konuda Ali radıyallahu anh’den rivayet
edilenler için bkz.: İbn Ebi Şeybe (6/441) Beyhaki (8/207)
[57] Sahih
mevkuf. Ebu Ya’la (4/207) Taberani el-Evsat (Mecmau’l-Bahreyn 162)
İbnu’l-Buhteri Musannefat (678) Şeceri Emali (60) el-Esbehani el-Hucce (439)
İbn Tahir el-Makdisi el-Hucce (2/596) İbn Hacer el-Metalibu’l-Aliye (2998)
Heysemi Mecma’da (1/107): ricali sahihin ricalidir dedi. Hafız İbn Hacer
Metalibu’l-Aliye’de sahih demiştir. Ebu Ubeyd, Kitabu’l-İman’da rivayet etmiş,
muhakkiki Şeyh el-Elbani rahimehullah (s.98) “İsnadı, Muslim’in şartına göre
sahihtir” demiştir.
Benzerini Vehb b. Munebbih, Cabir radıyallahu anhden hasen isnad
ile: Haris b. Ebi Usame Musned (35) Mervezi Ta’zimu Kadri’s-Salat (889) İbn
Hacer Metalibu’l-Aliye (2997)
Aynısını
Süleyman b. Kays el-Yeşkuri, Cabir radıyallahu anh’den rivayet etmiştir. Isnadı
sahihtir: El-Lalekai İtikad (2008)
[58] Sahih.
Taberani (1669) Ru’yani (954) el-Muhlisiyyat (1393) İbn Adiy (2/454)
El-Esbehani el-Hucce (442)
[59] Sahih.
Buhari (391) el-Muhlisiyyat (1825) Ebu Yusuf el-Harac (270)
[60] Hasen
mevkuf. El-Esbehani el-Hucce (443) Buhari Tarihu’l-Kebir (7/99)
İbnu’l-Mukri Mu’cem (729)
[70] Burada hatırdan çıkarılmaması gereken bir şey
var ki cahil ve ahmak kimselerin ifsada uğramaması için uyaralım: Şeyhulislam
Muhammed b. Abdilvehhab veliyyul’l-emr/yönetici idi.
[73] Tenbihu Zevi’l-Elbabi’s-Selime An Vukui
Fi’l-Elfazi’l-Mubtediati’l-Vahime kitabı ile Tebrietu’ş-Şeyheyni’l-İmameyn Min
Tenviri Ehli’l-Kizb ve’l-Meyn (S.120, 122-123)
[82] Bkz.: Şeyh Abdulaziz b.
Baz’ın takriziyle, Seyyid b. Saduddin el-Gabaşî; Seatu Rahmeti Rabbu’l-Alemin
li’l-Cuhhal (s.50)
[86] Muslim bu manada
rivayet etmiştir. Ayrıca Ebu Davud ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Bkz.:
Fıkhu’s-Sunne (3/115-116)