Usulî İlim & Reddiyeler

Muasır Tekfircilerin Fikrî Kargaşalarına Cevaplar
Ebu Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî

Giriş

بـــــسم الله الرحمن الرحيـــــم
Şüphesiz hamd yalnız Allah’adır. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidâyet verdiğini kimse saptıramaz. O’nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka hak ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Rasûlüllâh r Allah’ın kulu ve Rasûludur.
‘Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölünüz.’ (Ãl-i İmrân, 3/103)
‘Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.’ (Nisâ’; 4/1)
‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.’ (Ahzâb, 33/70-71)
Bundan sonra: ‘Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed r’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.’
Son günlerde hadis ehlinden ve ilim ehlinden olmayan, bununla beraber kendilerini selefiliğe nispet eden bazı kimseler; “tekfir”, “cehaletin mazeret olup olmaması”, “hüccetin ikamesi” gibi mevzulara dalmışlar, şu an Suud’da bulunan tevhid ve sünnet ilimlerinde yetersiz olan ve adlarına “şeyh” denilen kimselerin zelle kabilinden sözlerini din edinmeye davet eder olmuşlardır. Bunun neticesinde kendilerini İslam’a nispet eden kimseler, yetkisiz kimseler tarafından tekfir edilmiş, hatta bu kimselerin tekfir edilmeleri dinin rükünlerinden sayılır hale gelmiştir. Bu Müslümanlar, sanki bir hristiyanı, bir yahudiyi tekfir eder gibi, “Müslümanım” diyen insanları tekfir etmektedirler. Allah bu ümmeti, aralarına kılıç girmesinden muhafaza etsin.
Bu ümmet Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “Birbirinizin boyunlarını vuran kâfirlere (nankörlere) dönmeyin, Allah’ın kardeş kulları olun” vasiyetini terk etmiş, maalesef “cihad meydanı” adını verdikleri her bölgede kendilerini İslam’a nispet eden iki – ya da daha fazla – taraf birbiriyle savaşır olmuştur. Yetmiş üç fırka içinde sadece Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat kendilerinden olmayan fırkaları tekfir etmez. Diğer fırkalar ise kendileri gibi inanmayanları tekfir etmişlerdir. Cehmîler ve Rafıziler’in yetmiş üç fırkanın dışında olduklarını hatırlattıktan sonra, şu önemli noktayı da vurgulamakta fayda var:
Ehl-i Sünnet, diğer yetmiş iki fırkaya bid’atlerinden dolayı buğz ve teberri etse de, hatta onlara selamı kesse de tekfir etmez, yanlış yapan kardeş yahut münafık muamelesi yaparlar. Bunda yadırganacak bir durum yoktur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisi ve ashabı gibi itikad etmediği halde kendisini İslam’a nispet eden münafıklara dünya hükümleri bakımından Müslümanlarla aynı muameleyi yapıyor, onlar üzerinde güç sahibi olduğunda onları İslam’ın zahirdeki emirlerine ve yasaklarına riayet etmeye zorluyor, fakat hakikatte arkadaşları olmadığı halde: “Muhammed arkadaşlarını öldürüyor dedirtmem” diyerek münafıkların öldürülmesini yasaklıyordu.
* Her Müslüman dininde müçtehit olmak zorundadır deyişimizdeki müçtehit: ferdî kulluğunda nasıl abdest alacağını, nasıl namaz kılacağını, nasıl dua edeceğini, nasıl oruç tutacağını, zekâtı, haccı ve buna benzer yükümlülüklerini bizzat, bağımsız anlayışıyla Kur’an ve sünnet naslarından araştırmak zorundadır. Zira Allah’a ve rasulüne itaat emri, bütün iman edenleri kapsamaktadır. Bu konuda Müslümanın birçok hatalara düşmesi, kendi ulaştığı ilimle başkalarına fetva vermeye kalkmadığı sürece mesele değildir. Hata ettiğine dair delil kendisine ulaştığında bundan dönmek zorunda olduğunu bilmelidir. Bizzat Kur’an ve sünnete muhatap olan kişi anlayamadığı, oturtamadığı, delillerin kendisine karışık geldiği konuları daha iyi bilen ilim ehline sorar.
Soracağı ilim ehlini seçerken de içtihat etmek zorundadır: bu ilim ehli işinin ehli olmalı, fasık (büyük günahları açıktan işleyen veya küçük günahları açıktan işlemekte ısrar eden) biri olmamalı, aşırılık ve taassub sahibi, hislerine yenik düşen biri olmamalıdır. Eğer bu şartlara haiz ise, ona Allah’ın ve rasulünün meseledeki hükmünü istediğini beyan etmelidir. Böyle bir müftî’nin Allah’ın dinindeki hükme şahitliğini kabul ederse bu yeterlidir. Bu taklid değil, âlimin deliline ittibâdır. Eğer ilmî kabiliyeti varsa bu âlimin verdiği delilleri de tetkik eder ki, bu daha faziletlidir.
Şayet fetvasına başvurduğu kimse ilminde ve dindarlığında güvenilir değilse, hevasına ve hislerine yenik düşen, taassup ve aşırılık sahibi biriyse, onun verdiği fetvanın delilini de araştırmak zorundadır. Bunu yapmazsa yine taklidden kurtulmuş olmaz. İbn Abdilberr’in Camiu’l-Beyan, Hatibu’l-Bağdadi’nin el-Fakih ve’l-Mutefekkih gibi eserleri ile bu mevzuda yazılmış diğer kaynak eserlerde geçen rivayetlerde yapılan yönlendirmelerin özeti dediğim şekildedir.
Bu anlattıklarım her mükellef Müslümanın şahsî kulluğu hakkında idi. Bir de Müslümanların genelini ilgilendiren konular vardır ki, cihad, tekfir, tebdî’, tefsîk, had cezaları, bid’at, imamet, davet, maslahat, mefsedet, cehalet gibi meselelerde fetva vermek; içtihat ehli olan, arap dili ve üslubuna vâkıf, tefsir ve hadis ilimleri ile usul bilgisine sahip, nasih-mensuh, umum-tahsis, mutlak-mukayyed, icma edilen hususlar ve ihtilaf edilen hususları bilen, dinde şahitliğine itimad edilen âlimlerin hakkıdır. Böyle olmayan kimselerin bu mevzularda – yetkili âlimlerden hakkıyla nakletmek haricinde - şahsî re’yleriyle konuşmaları, görüş bildirmeleri; bir edepsizlik ve “kendisini ilgilendiren şeyleri terk edip, kendisini ilgilendirmeyen konulara dalmak”tır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Onlara güven yahut korku verici bir haber geldiği zaman, onu hemen yaymışlardır. Hâlbuki o haberi Peygambere ve mü'minlerden olan emir sahiplerine götürselerdi, onlardan (kendi ihtisasları dâhilinde) hüküm çıkaranlar, onu  bilirler (ve daha iyi değerlendirirler)di. Allah'ın, sizin üzerinizdeki fazlu inayeti ve merhameti olmasaydı, çok azınız müstesna (hepiniz de) şeytana uyardınız.” (Nisa 83) Bu ayette açıkça belirtildiği gibi, ehli olmayan kimselerin umumi meselelerde hüküm istinbat etmeye kalkışması, kitap ve sünnete uymak gibi görünse dahi, hakikatte şeytana uymaktır.
Müslümanların genelini ilgilendiren meselelerde ilim ehlinin hüküm vermesi, sahabenin menhecidir. Nitekim Ömer b. El-Hattab radıyallahu anh: “Kur’an’ın müteşabihleri hususunda sizinle tartışanların yakalarından tutun ve onların Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetini bilenlere götürün. Zira Allah’ın kitabını en iyi bilenler, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetini en iyi bilenlerdir” demiştir. Ömer radıyallahu anh burada herkesin sünnetlerle istidlal etmesini değil, sünneti iyi bilen ilim ehline müracaat edilmesini emretmiştir.
Ebu Musa el-Eşarî radıyallahu anh, mescidde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ve ashabının yapmadığı şekilde; Allah’ı taşlarla zikreden bir topluluk görünce yadırgamış, hayır ile şerrin bir araya geldiği bu duruma bizzat karşı çıkmadan önce, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ilmine başvurulmasını tavsiye ettiği İbn Mes’ud radıyallahu anh’a müracaat etmiştir. Kıssa uzun ve malumdur. Delil getirdiğim kısım, Ebu Musa radıyallahu anh’ın ferdi bir müdahale yapmadan önce ilim sahiplerinden olan İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın muvafakatini araştırmasıdır. Nitekim İbn Mes’ud radıyallahu anh de bu topluluğa karşı çıkarken, onlara ashabın menhecini delil getirmiş, sahabenin uygulamadığı bir ibadet şekli, hayır gibi görünse dahi bunun sapıklık olduğunu açıklamıştır.
Yine birçok sahabenin nasihatlerinde, kitap ve sünneti rehber edinmeyi, bunlarda anlaşılmayan bir şeyle karşılaşılırsa meselenin daha iyi bilen ilim ehline havale edilmesini tavsiye ettikleri sabit olmuştur.
Lakin zaman değişmiş, muasırlar sahabenin bu tavsiyelerine uymamışlar, ilk iş olarak âlimlere müracaat etmişler, dinlerini âlimlerin fetvalarından aldıktan sonra Kur’an ve sünnete ya müracaat etmez olmuşlar yahut da Kur’an ve sünnet naslarını bu âlimlerin yönlendirmelerinden edindikleri taassup gözlükleri ile okumuşlardır.
Söz konusu âlimlerin güvenilir, takva sahibi, işinin ehli âlimler olmaları, onların taklid edilmelerini ve onların fetvalarını din edinmeyi gerektirmez. Zira sahabeler kitap ve sünnet naslarıyla tezkiye edilmiş olmalarına rağmen, onlar kendilerinin görüşlerinin din edinilmesini reddetmişler ve şiddetle karşı çıkmışlardır.
Mesele tekfir ve bu konuda cehaletin mazeretliği gibi bir konu olunca, son zamanlardaki Müslümanlar bu meselelerde İbn Teymiyye, İbn Kayyım, Muhammed b. Abdilvehhab ve daha başka imamlardan muhtelif, bazen birbirine çelişik gibi de görünen fetvalar naklederek bu meseleyi karara bağlamaya çalışıyorlar.
Bu kardeşlerden ilimle iştigal edenlere çağrı ve uyarı yapıyorum! Gelin, Allah’a ve ahiret gününe imanın gereğini yapalım: “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve âhiret gününe inandığınız takdirde, onu, Allah'a ve Peygambere arz edin. Bu, netice itibariyle daha hayırlı ve daha güzeldir.” (Nisa 59)
Âlimlerin sözlerinde birbiriyle ihtilaf eden birçok şey getirebiliriz, sizler de getirebilirsiniz. Lakin ihtilafı gidermenin yolu âlimler arasında ve bunların fetvaları arasında tercihler yapıp, mezhebimize uyanı seçmek değildir. Allah Azze ve Celle, çözümü sunmuştur.
* Din; Allah’ın kitabı ve rasulünün sünnetidir. Kitap ve sünnet üzerindeki farklı anlayışların hakemi ise, bu iki vahyin ilk muhatapları olan sahabelerdir. Ancak onlardan sonra onlara güzellikle uyan tabiin ve müçtehid imamlardır. Sonrakiler sahabelere uymazsa nasıl muteber olabilir?
* Meseleleri Kur’an ve sünnete döndürdüğümüzde cahil mazur görülür mü görülmez mi? Görülmez diyen âlimlerin Kur’an ve sünnetten delilleri nedir? Hangi cehalet, kime mazeret, kime değildir, bu meselenin ayrıntılarını da, asıllarını da sadece ve sadece Kur’an ve sünnet naslarından, sahabenin menhecinden ispatlamaya gayret edelim. Sonrakilerin sözlerinden isabet veya hata edeni ancak bundan sonra belirleyebilir.
* Kur’an ve sünnet naslarında ve sahabenin menhecinde, cehalet ve hüccet ikamesi mevzuunda; akidevî mesele – amelî mesele yahut tevhidin aslı gibi ayrımları görebiliyor muyuz?
* Kur’an ve sünnet naslarında haklarında nifak ithamı yapılan kimseleri tekfir ve irtidat ile itham etmenin bir dayanağı var mıdır? Yoksa uzun yıllardan beri maalesef ilim ehli olan kimselerin dahi dinin ıstılahları hakkındaki bu hatalarını sürdürecek miyiz? Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Firavun şöyle demişti: "Geçmiş nesillerin durumu ne olacak?" (Taha 51) Firavun’un dile getirdiği şüpheye takılı kalmaya devam mı edeceksiniz?

Cehaletin Tekfire Mani Oluşuna Delalet Eden Bazı Naslar ve İlim Ehlinin Beyanı

Huzeyfe radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"أن رجلا حضره الموت، فلما يئس من الحياة أوصى أهله : إذا أنا مت فاجمعوا لي حطبا كثيراً وأوقدوا فيه نارا حتى إذا أكلت لحمي وخلصت إلى عظمي فامتحشت، فخذوها فاطحونها ثم انظروا يوما راحا فذروة في اليم، ففعلوا، فقال له : لما فعلت ذلك ؟ قال : من خشيتك . فغفر الله له
“Bir adam ölüm halinde iken hayatından ümit kesince ailesine vasiyet ederek şöyle dedi: “Öldüğüm zaman benim için çokça odun toplayın, ateş yakın. Ta ki ateş etimi yesin ve kemiklerime ulaşıp kömür gibi etsin. Onu da alıp öğütün. Sonra rüzgarlı bir gün bekleyin ve savurun.” Onlar da bunu yaptılar. (Allah Teâlâ) ona: “Neden böyle yaptın?” dedi. Adam: “Senin korkundan” dedi. Bunun üzerine Allah onu bağışladı.”[1]
İmam Ebu Muhammed b. Hazm rahimehullah dedi ki: “Bu insan, öldüğü zaman Allah Azze ve Celle’nin kendisinin küllerini bir araya getirip diriltmeye güç yetireceği hususunda cahillik etti. Allah onu kendisine iman etmesinden, korkmasından dolayı cahilliği sebebiyle bağışladı.”[2]
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah bu hadisle ilgili not olarak şu açıklamayı yapmıştır: “Ben daima bu hadisi hatırlatırım… Bu adam Allah’ın kudreti ve kendisinin zerrelerini iade etmesi hakkında şekke düştü. Hatta küllerinin iade edilmeyeceğine itikad etmişti. Müslümanların ittifakıyla bu bir küfürdür. Lakin adam cahil idi, bunu bilmiyordu. Bununla beraber Allah’a iman ediyor ve kendisini cezalandırmasından korkuyordu. Bu yüzden bağışlandı.”[3]
 Yine başka bir yerde şöyle demiştir: “Bu adam Allah Teâlâ’nın parçalara ayrılmış bu cüzleri bu şekilde iade etmeye kadir olmadığını zannetti. Allah Teâlâ’nın kudretini inkâr ve dağılmış bedenlerin iadesini inkâr birer küfürdür. Lakin o Allah’a ve O’nun emrine iman etmek ve O’ndan korkmakla beraber bu hususta bir cahil idi. Bu zannı sapık ve hatalı idi. Allah onu bu yüzden (cahil olması sebebiyle) bağışladı. Hadis, adamın bu işi yaptığı zaman bedeninin iade edilmemesine arzusu hususunda açıktır. Bu konuda en küçük bir tereddüt küfürdür. Eğer nübüvvet hücceti ikame edilmiş de kişi bunu inkâr etmişse onun küfrüne hükmedilir.”[4]
Ehl-i Sünnetin hatibi Ebu Muhammed İbn Kuteybe rahimehullah şöyle demiştir: “Bu adam Allah’a iman ve ikrar etmiş, O’ndan korkmaktadır… Ancak Allah’ın sıfatların bir sıfatı hakkında cahildir. Yakılıp küllerinin savrulmasıyla Allah Teâlâ’dan kurtulacağını zannetti. Allah Teâlâ onun niyetini ve kendisinin azabından korkmasını bildiğinden dolayı, sıfatlarından biri olan bu sıfat hakkındaki cahilliği yüzünden onu bağışladı.”[5]
Allame Şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadiî rahimehullah şöyle demiştir: “Bu hadis, kişinin cehaleti sebebiyle mazur olacağına bir delildir.”[6]
Ebu Vakid el-Leysi hadisi hakkında Şeyh Suleyman b. Abdillah b. Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah, şöyle demiştir: “Bazı sahabeler bunu güzel zannettiler ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den kendileri için zatu envat edinmesini talep ettiler. Ta ki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onların bu sözlerinin, İsrailoğullarının: “Bize de bir ilah edin” sözleri gibi olduğunu açıkladı. Peki ya kendilerine cahilliğin galebe çaldığı başka kimselerin durumu nasıl olur?”[7]
Abdullah b. Ebi Evfa radıyallahu anh’den: “Muaz radıyallahu anh Şam’dan dönünce Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e secde etti…”[8]
Bu hadis hakkında Allame Şevkani rahimehullah şöyle demiştir: “Kim cehaletle Allah’tan başkasına secde ederse o tekfir edilmez.”[9]
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah, şeyhlerin ve kıralların önünde yaptıkları gibi, bazı insanların yeri öpmeleri, secdede olduğu gibi başkaldırmaları hakkında, az önce işaret edilen Muaz radıyallahu anh hadisiyle fetva vererek şöyle demiştir: “Caiz değildir… Bunu din edinerek ve yakınlık sağlamak için yapmak en büyük münkerlerdendir. Böyle bir şeyin yakınlık sağladığına ve din edinilebileceğine itikad eden sapıktır, aşırıdır. Bilakis ona bunun dinden ve yakınlık sebeblerinden olmadığı açıklanır. Eğer ısrar ederse tevbe ettirilir. Aksi halde (yani tevbe etmezse) öldürülür.”[10]
Müminlerin annesi Aişe radıyallahu anha’dan: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ebu Cehm b. Huzeyfe’yi zekât memuru olarak gönderdi. Zekâtı hususunda kendisiyle tartışan birini Ebu Cehm dövdü ve başını yaraladı. Kabilesi Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip: “Ey Allah’ın rasulü! Kısas isteriz” dediler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kısas yerine şunu şunu alın” buyurdu. Yine razı olmadılar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: tekrar “şunu şunu alın” buyurdu. Yine razı olmadılar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tekrar: “şunu şunu alın” buyurdu. Bu defa razı oldular….”[11]
Bu hadis hakkında Ebu Muhammed b. Hazm rahimehullah şöyle demiştir: “Bu haberde cahilin mazur olması ve onun İslam’dan çıkmayacağı vardır. Şayet üzerine hüccet ikamesi yapılmış âlim bir kimse bunu yapsaydı elbette kâfir olurdu. Çünkü bu kimseler Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i yalanlamışlardır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in mücerret olarak yalanlanmasının küfür olmasında ihtilaf yoktur. Lakin onlar cahillikleri ve bedevi oluşları sebebiyle, cehaletle mazur görüldüler ve tekfir edilmediler.”[12]
Allame Şemsuddin İbni’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Hüccet ikame edilmemesiyle beraber cahillik küfrü ve bilgisine ulaşma imkânı bulunmamasına gelince, Allah bu kimseler rasullerin hücceti ikame oluncaya kadar azabı kaldırmıştır.”[13]

Mutlak ile Muayyen Ayrımına Dikkat Edilmeden Tekfir Edilemez

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Bunlar gibilerden tevbe etmeleri istenir ve hüccet ikamesi yapılır. Eğer ısrar ederlerse o zaman tekfir edilirler. Bundan önce küfürlerine hükmedilemez. Nitekim sahabe Kudame b. Mazun ve arkadaşlarını, te’vildeki hatalarından dolayı tekfir etmemişlerdir.”[14]
Yine şöyle demiştir: “Kitap, sünnet ve icma ile küfür olan bir söz hakkında, şer’î delillerin gösterdiği gibi bunun küfür bir söz olduğu söylenir. Zira iman, Allah ve rasulü tarafından verilebilecek bir hükümdür. Bu mesele insanların zanlarına ve hevalarına göre hükmettikleri gibi değildir. Hakkında tekfirin şartları sabit olup, manileri ortadan kalkmadıkça herhangi bir şahsın kâfir olduğuna hükmetmek gerekmez.”[15]
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah şöyle demiştir: “Muayyen (belirli) bir şahsın tekfiri meselesi bilinen bir meseledir. Kişi küfür olan bir söz söylemiş olabilir ve bu sözü söyleyenin kâfir olduğu söylenebilir. Lakin belli (muayyen) bir şahıs bu sözü söylediği zaman ona terk edenin kâfir olacağı hüccet ikame edilinceye kadar küfrüne hükmedilemez.”[16]
Şeyh Muhammed b. İbrahim rahimehullah şöyle demiştir: “Burada iki şey vardır: Birincisi: Bir şeyin küfür olduğu hükmü İkincisi: Şahsın kendisine hükmetmek. Ki bu ayrı bir şeydir.”[17]
Allame el-Elbânî rahimehullah şöyle demiştir: “Küfürde vuku bulmuş olsa dahi, hüccet ikame edilmedikçe bir kimseyi tekfir etmeyiz.”[18]
Şeyh İbn Useymin rahimehullah şöyle demiştir: “Böylece anlaşılmıştır ki; bir söz veya bir fiil küfür veya fısk olabilir. Bu durum, bunu işleyenin kâfir veya fasık olmasını gerektirmez. Tekfirin veya tefsikin şartlarından birinin bulunmaması veya bunu engelleyen bir maninin bulunması bu hükme engel olabilir.”[19]
Şeyhu’l-İslam rahimehullah şöyle demiştir: “Bu cinsten kimseler bu zamanda çokturlar. İlim ve iman davetçileri ise azdır. Risalet izleri birçok beldelerde gevşemiştir. Bu kimselerin çoğunda kendisiyle hidayet bulacakları risalet izleri ve nübüvvet mirası bulunmamaktadır. Çoğuna bunlar hiç ulaşmamıştır. Fetret dönemlerinde ve fetret mekânlarında (ilmin ulaşmasının kesintiye uğradığı zaman ve mekânlarda) kişi az bir imandan dolayı sevap kazanır, Allah, kendisine hüccet ikame olan kimseler için bağışlamayacağı şeyleri, hüccet ikame olmamış kimse için bağışlar. Nitekim hadiste şöyle gelmiştir: “İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, namaz, oruç, hac, umre nedir bilmeyecekler. Ancak ihtiyar bir adamla acuze bir kadın şöyle derler: “Babalarımızın “La ilahe illallah” dediklerine yetiştik.” Huzeyfe radıyallahu anh’e: “La ilahe illallah sözü onlara ne fayda verecek ki?” denildi. Huzeyfe radıyallahu anh: “Onları ateşten kurtaracak” dedi.”[20]

Tekfir Meselesi Tevfikî Değil, Tevkifîdir!

Bu meselenin naslara dayalı olması gerekir. Bu yüzden hüccet ikamesini ehli olan yapar:
Allame Şemsuddin İbni’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Kim fetvaya ehil olmadığı halde insanlara fetva verirse o günahkârdır, isyan etmiştir. Böyle bir kimsenin fetvasını ikrar eden yöneticiler de aynı şekilde günahkâr olurlar…” Sonra İbnu’l-Cevzi rahimehullah’ın şu sözünü nakleder: “Yönetici, hastaları tedavi etmek için tabipliği beceremeyen kimseyi tayin ederse, o bundan men olunurken, kitap ve sünneti bilmeyen, dinde fakih olmayan kimsenin durumu nasıl olur?”[21]

Büyük Bir Konuda Dahi Olsa, Söylenen Bir Söz veya İşlenen Bir Fiil Sebebiyle Tevbe Talep Edilmeden Tekfir Edilmez!

Bu konuda Bedir ashabından olan sahabi; Hatıb b. Beltea radıyallahu anh’ın Sahihayn’de geçen kıssası esastır. Bu kıssada delil olan kısım şurasıdır: Bu amelin zahiri küfürdür. Çünkü Müslümanların aleyhinde müşriklere destek olma söz konusudur. Ancak açıklama talep edilince maksat anlaşıldı ve failin niyeti ortaya çıktı. Hatıb radıyallahu anh İslam dininden çıkma kastıyla değil, dünyevî bir maksatla bunu yapmış, böylece amelinin büyük günahlardan biri olduğu anlaşılmıştır. Allah Teâlâ onu daha önce Bedir savaşına katılmakla işlediği büyük bir iyilik sebebiyle bağışlamıştır.
Burada zahirinde kötülüğe delalet eden amellerden dolayı sahibinin maksadı bilinmedikçe onun aleyhinde hükmedilemeyeceğine delil vardır.
Yine Sahihayn’de Asîf’in/işcinin kıssasında buna delil vardır. Zeyd b. Hâlid El-Cühenî radıyallahu anh'den: “Bedevilerden bir zât Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelerek: “Yâ Resûlâllah! Senden Allah için benim hakkımda ancak kitâbullah ile hüküm vermeni dilerim!”  dedi. Öteki hasım ondan daha anlayışlı olduğu halde: “Evet, aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet! Bana da müsâde bu­yur!” dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Söyle!” dedi. O zât: “Benim oğlum bu adamda çırak idi. Derken karısı ile zina etti. Ben haber aldım ki oğluma recim lazımmış;  hemen onun nâmına yüz koyunla bir câriye fidye verdim. Bir de ulemâya sordum: Bana oğluma ancak yüz dayakla bir yıl sürgün cezası lâzım geldiğini; bunun karısına da recim îcâb ettiğini haber verdiler” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda Al­lah'ın kitabı ile hükmedeceğim!.. Câriye ile koyunlar geri verilecek! Oğ­luna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek! Haydi ey Uneys! Bunun karısına git! Şayet i'tiraf ederse onu recmediver!”  buyurdu. Üneys kadına gitti. Suçunu itiraf etti. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de emir buyurdu ve kadın recmedildi”[22]
 Bu adam bildiği halde Allah’ın hükmünden başkasıyla hükmetti ve bunu oğluna şefkatinden dolayı yaptı. Allah’ın dinini inkârı kastetmedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem de zinadan dolayı hak ettiği cezaya hükmetti. Bu adama kâfirlere uygulanan hükmü uygulamadı.
Yine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in havarisi Zubeyr radıyallahu anh ile Ensar’dan olan hasmı hakkında İmam Buhârî’nin rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Zubeyr radıyallahu anh’e: “Tarlanı sula ey Zubeyr! Sonra suyu komşuna gönder” dedi. Ensarî: “Halanın oğlu olduğu için mi ey Allah’ın rasulü!” dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yüzünün rengi değişti ve Zubeyr’e: “Tarlanı sula, sonra duvarı aşıncaya kadar da suyu hapset” buyurdu. Bunun üzerine Nisa suresi 65. Ayeti nazil olmuştur.
İbnu’l-Arabî rahimehullah dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i hükümde itham eden herkes kâfirdir. Lakin ensar’lı şahıs bir zellede bulundu ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ondan yüz çevirerek tökezlemesini görmezden geldi. Zira onun yakininin doğruluğunu biliyordu, onu ağzından kaçırmıştı. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den kimse için bunu bilmek söz konusu değildir.” Kurtubi de: “Bu doğrudur” dedi.[23]
Bunu pekiştiren hususlardan birisi de Sahihayn’de Enes radıyallahu anh’ın şu rivayetidir: “Rubeyyi'in kız kardeşi Ümm Harise bir insanı yaraladı. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda dâvaya çıktılar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kısası (yapın!) kısası!” buyurdu. Ümmürrabî’: “Yâ Rasûlâllah, hiç filân kadından kısas alınır mı? Vallahi ondan kısas alınmaz!” dedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: “Subhânallah! Ey Ummerrabî, kısas Allah'ın kitâbı'dır!” buyurdu. Ümmürrabî': “Hayır vallahi! Ondan ebediyyen kısas alınamaz!” de­di. Bu sözü tekrar ede ede nihayet diyeti kabul ettiler. Bunun üze­rine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Gerçekten Allah'ın kullarından öylesi var ki, Allah üzerine yemîn et­se onu yemininde sâdık çıkarırdı” buyurdu.[24]
Bu hadisi okudukça yüce bir sahabiyenin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda bu davranışına hayret edersin! Hatta Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendi sözü hüccet olduğu halde, Allah’ın kelamını da delil getirmiştir. Buna rağmen olan olmuştur. Olay hakkında şartlar yerine gelmiş, maniler ortadan kalkmıştır. Ancak hevasından konuşmayan Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, onun mürtet olduğuna hükmetmediği gibi, bilakis övmüştür! 
Bu kıssa açıkça gösteriyor ki, şeriat sahibi ne insanların tekfirine ne de insana benzeyen yarım adamların aceleciliğine yol vermiştir!
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: “Bir adam Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve: “Allah ve sen dilersen” dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Beni Allah’a denk mi kıldın? Yalnız Allah dilerse demelisin” bulurdu.[25]
Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, yalnızda iki şehadet kelimesini söylemesiyle kâfirin islama girişini kabul ederdi. Nitekim Ahmed b. Hanbel, Enes radıyallahu anh’den şöyle rivayet etmiştir: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir adama: “Müslüman ol” buyurdu. Adam: “Bundan bir hoşnutsuzluk duyuyorum” dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Hoşlanmasan da Müslüman ol” buyurdu. Bkz.: el-Elbani, es-Sahiha (1454)
Hafız İbn Kesir rahimehullah dedi ki: “Bu hadisler sahihtir. Lakin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onu Müslüman olmaya zorlamamış, bilakis davet etmiştir. Adam nefsinin bunu kabul etmek istemediğini haber vermiş, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “İstemesen de Müslüman ol” buyurmuştur. Zira Allah onu niyet ve ihlas ile rızıklandıracaktır.” (Tefsiru İbn Kesir 1/465)
Burada Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in insanları İslam’dan çıkaracak deliller toplamaya hırslı olmadığına delil vardır. Bilakis islama girmeleri için insanları idare ediyor, onlardan islama aykırı söz ve fiiller ortaya çıksa da, zahirlerini kabul ediyor, sırlarını Allah’a bırakıyordu.

Tekfir Ancak Hüccet İkamesinden ve Hüccetin Beyanından Sonra Olur:

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir rasul göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsra 15)
İmam Ebu Muhammed b. Hazm rahimehullah şöyle demiştir: “Allah Teâlâ uyarının mutlaka tebliği gerektirdiğini belirtmiştir. Kendisine tebliğ ulaşmayan kimse böyle değildir. Zira Allah Teâlâ kendisine Allah Azze ve Celle katından bir rasul gelmedikçe kimseye azap etmez. Aslen kendisine islam ulaşmamış kimse azap görmez. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den de nas bu şekilde gelmiştir: “Kıyamet gününde bunak bir ihtiyar, sağır, fetret döneminde ölen ve mecnun kimse getirilir. Mecnun/deli der ki: “Ya rab! Bana islam geldi fakat ben akledemiyordum… Bunak, sağır ve fetret döneminde ölen kimse de mazeretlerini zikrederler. Onlar için ateş tutuşturulur ve onlara: “O ateşe girin” denilir. Kim ona girerse onu serin ve selamet bulur.”[26] Farzlardan bir şey kendisine ulaşmayan kimse de böyledir. Onlar da mazurdurlar.”[27]
Yine İbn Hazm şöyle demiştir: “Kendisine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in tebliği ulaşmamış olan kâfire de aslen azap yoktur.”
Hafız İbn Kesir rahimehullah şöyle demiştir: “Allah Teâlâ adaletinden haber vererek, kendilerine rasul göndermek suretiyle hücceti ikame etmedikçe kimseye azap etmeyeceğini bildiriyor.”[28]
Allame el-Alûsî rahimehullah şöyle demiştir: “Hakka hidayet eden ve sapıklıktan geri çeviren, hüccetleri ikame edip şeriati sunan bir rasul göndermedikçe azap edici değiliz demektir.”[29]
Allame Şankıti rahimehullah şöyle demiştir: “Muhakkak ki Allah Azze ve Celle ne dünyada ne ahirette, kendilerine uyarıp sakındıran bir rasul göndermedikçe insanlardan kimseye azap etmez.”[30]
Buhârî ve Muslim’de, İbn Mes’ud radıyallahu anh’den rivayet edilmiştir: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
لا أحد أغير من الله، من أجل ذلك حرم الفواحش ما ظهر منها وما بطن . ولا أحد أحب إليه المدح من الله عز وجل، من أجل ذلك مدح نفسه . ولا أحد أحب إليه العذر من الله، من أجل ذلك أرسل رسله وأنزل كتبه
Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur. Bundan dolayı çirkinliklerin açığını da, gizlisini de haram kılmıştır. Allah Azze ve Celle’den daha çok övülmeyi seven kimse yoktur. Bu yüzden kendisini övmüştür. Allah’tan daha çok mazereti seven kimse yoktur. Bu yüzden rasullerini göndermiş, kitaplarını indirmiştir.”[31]
Yine Sahihayn’de Usame b. Zeyd radıyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bizi seriyye içinde gönderdi. Cüheyne kabilesinden Hurukâta bir sabah baskını yap­tık. Derken ben bir adama eriştim. Adam hemen: “La ilâhe illallah” dedi. Ama ben kendisini vurdum. Bundan kalbime bir şüphe düştü ve hâdiseyi Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e anlattım. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Lâ ilahe illallah, dedi mi? Sen de onu öldürdün mü?” buyurdu. Ben: “Yâ Rasulâllah, o bu sözü ancak silâhtan korktuğu için söyledi” de­dim. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bârî kalbini yarsan da bu sözü doğru söyledi mi söylemedi mi bilsey­din ya!” buyurdu. Artık bu sözü bana o kadar tekrarladı durdu ki, keşke o gün (yeni) müslüman olmuş olaydım diye temenni ettim.”[32]
Hafız İbn Hacer bu hadisle ilgili olarak şöyle demiştir: “İbnu’t-Tîn dedi ki: “Bu kınama öğretim ve öğüt içindir. Ta ki hiç kimse tevhidi söyleyen kimseyi öldürmeye kalkmasın. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den mutevatir olarak gelmiştir ki: “İnsanlarla Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın rasulü olduğuma şahitlik etmelerine kadar savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri zaman, hakkı dışında, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları ise Allah Teâlâ’ya aittir.”[33]

Selefin Sözleri de Bu Eksendedir:

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle dedi: “Bu kabul edilmesi zorunlu bir esastır. Nitekim naslar, Allah’ın kendilerine rasul gönderip hücceti ikame etmedikçe kimseye azap etmeyeceğine delalet etmektedir.”[34]
Şatıbî rahimehullah şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’nın mahlûkatı üzerindeki sünneti; muhalefetten dolayı sorumlu tutmasının ancak rasuller göndermesinden sonra söz konusu olmasıdır. Onlara hüccet ikame olduğu zaman “dileyen iman etsin, dileyen küfretsin” (Kehf 29) Her biri karşılığını görür.”[35]
İslam tarihçisi Hafız Şemsuddin ez-Zehebî rahimehullah şöyle demiştir: “el-Eşari’nin hoşuma giden bir sözünü gördüm. Bu, Beyhaki’nin rivayetiyle sabittir; Ebu Hazım el-Abdi’den işittim, dedi ki; Zahir b. Ahmed es-Serahsi’den şöyle dediğini işittim: “Ebu’l-Hasen el-Eşari sebebiyle Bağdad diyarına yaklaştığımda beni çağırdı, ben de ona gittim. Dedi ki: “Benim kıble ehlinden hiç kimseyi tekfir etmediğime şahit ol! Çünkü onların hepsi tek bir mabuda işaret ediyor. Bütün ihtilaf sadece ibarelerdedir.” Hafız Zehebi dedi ki: “Ben de bunun gibi inanıyorum. Şeyhimiz İbn Teymiyye rahimehullah da böyle idi. O, son günlerinde şöyle dedi: “Ben ümmetten hiç kimseyi tekfir etmiyorum.”[36]
Şeyhulislam rahimehullah şöyle demiştir: “Kitap ve sünnet, Allah’ın risalet tebliğini ulaştırmadıkça kimseye azap etmeyeceğine delalet etmektedir. Kime mücmel olarak tebliğ ulaşmazsa o baştan azap görmez. Kimse mücmel olarak tebliğ ulaşır da, ayrıntılar ulaşmazsa, ancak kendisine risalet hücceti ikame olan kısmı inkar ettiğinden dolayı azap görür.”[37]
İmam Buhari rahimehullah, Camiu’s-Sahih’te “Mürtetlerden ve inat edenlerden tevbe etmelerinin istenmesi ve öldürülmeleri” kitabında (12/269) şu bab başlığını koymuştur: “Haricilerin ve mülhidlerin kendilerine hüccet ikame edilmesinden sonra öldürülmeleri, Allah Teâlâ’nın: “Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir.” (Tevbe 115) kavli babı.” İlim ehli katında bilindiği gibi Buhari’nin bab başlıkları onun fıkhının yüceliğine delalet eder. Bu bab başlığı da böyledir.
Bedruddin el-Aynî rahimehullah dedi ki: “Buhari bu ayeti bu babda zikretmekle, haricilerin ve mülhitlerin ancak onlara hüccet ikame edildikten sonra öldürülebileceklerine işaret etmiştir.”[38]
Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
ما أكفر رجلٌ رجلاً، إلا باءَ أحدهما بها، إن كان كافراً، وإلا كفر بتكفيره
Bir kimse birisini tekfir ederse, bu söz mutlaka ikisinden birine döner. Eğer o kimse kafirse ona, değilse, tekfiri kendisine döner.”[39]
İbn Hacer şöyle demiştir: “Hadisin akışı, müslüman bir kimsenin, müslüman kardeşi hakkında bunu söylemekten sakındırmak içindir. Bu da hariciler fırkasının ve diğerlerinin varlığından önce olmuştur.”[40]
Sonra şöyle dedi: “Bir müslümanı tekfir edenin durumuna bakılır, şayet bunu herhangi bir tevile dayanmaksızın söylüyorsa kınamayı hak eder. Hatta belki de kendisi kafir olur. Şayet bir tevile dayanarak söylüyorsa bakılır, yaptığı tevil geçerli ise kınamayı hak etmez. Bilakis doğruya dönünceye kadar ona hüccet ikame edilir.”[41]
Allame el-Elbanî rahimehullah şöyle demiştir: “Sen ey Abdullah Azzam! Bunu insanların en iyi bilenlerindensin. Çünkü sen benim meclislerimi takip ediyorsun. Küfürde vuku bulsa bile hüccet ikame edilmedikçe biz kimseyi tekfir etmeyiz.”[42]
Allame Şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadii rahimehullah şöyle demiştir: “Kitap ve sünnette cehaletin mazeret olduğuna dair birçok deliller vardır.”[43]

Cahilin Mazur Olduğuna Dair İcma

Kitap ve sünnetten bazı delilleri zikrettikten sonra, cahilin, akide yahut füru meselelerde, ilim asrında veya başka bir zamanda, Daru’l-Küfür’de veya Daru’l-İslam’da, muhalfet edenin kâfir olacağı bir hüccet ikame edilinceye kadar cehaleti sebebiyle mazur olduğuna dair icmayı zikredebiliriz.
Bu icmayı İmam Ebu Muhammed b. Hazm rahimehullah şöyle zikreder: “Hakkında ihtilaf olmayan zorunlu delil/burhan şudur: Ümmetin tamamı, aralarından hiçbiri ihtilaf etmeksizin, Kur’ândan bir ayeti, onun Mushaflarda olduğunu bildiği halde kasıtlı olarak değiştiren herkesin yahut kasıtlı olarak bir kelime çıkaranın veya kasıtlı olarak bir kelime ekleyenin kâfir olacağında icma etmişlerdir. Sonra kişi okuyuşunda hata eder, bir kelime ekler veya bir kelime çıkarır. Sözü bilmeyerek değiştirir, düzeltmeye gücü yettiği halde kendisine hak beyan edilmeden önce bu konuda kibirlenirse, imamların hiçbirine göre bu kimse kâfir, fasık ya da günahkâr olmaz. Eğer Mushaflara vâkıf olur veya kurrâlar haber vererek ona hüccet ikame ederler de, bu kimse hatasında devam ederse, bütün ümmete göre bu kimse tartışmasız kâfirdir. Bu hüküm, dinin bütün hükümlerinde geçerlidir.”[44]  
Burada, bu zamanda fetva imamlarının sözlerini, bu şer’î kaideye göre indirgeme örneği zikretmek yerinde olur: Şeyh Ali b. Hasen el-Halebî, Allame el-Elbanî rahimehullah’a el-Lecnetu’d-Daime’nin (2/14) “Dine söven kimsenin hükmü meselesi” hakkındaki şu fetvalarını arz eder: “O kimseye bunun bir küfür olduğu beyan edilir. Eğer öğrendikten sonra ısrar ederse o bir kâfirdir.” Dedi ki: “Ben bu fetvayı değerli üstadımız Şeyh Ebu Abdillah Muhammed b. Salih el-Useymin rahimehullah’a arz ettim.[45] O da muayyen bir şahsın işlemesi halinde tekfir hükmü verebilmek için “irade ve kasıt” şartını ekledi. Daha sonra ona: “Bu hükümden başka görüşte değil miydin?” diye sordum. Kesin bir şekilde cevap vererek şöyle dedi: “Bilakis bu, önceki söylediğimin ta kendisidir.”[46]
Şeyh Abdurrazzak Afifî rahimehullah’a şöyle soruldu: “Din ile alay eden veya dine, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e yahut Kur’ân-ı Kerime söven kimsenin hükmü nedir? Bu kimse cahil ise tekfir edilir mi?” Şeyh Afifi rahimehullah dedi ki: “Bu mesele tıpkı diğer tekfir meseleleri gibidir. Ona öğretilir ve tedip edilir. Eğer öğrendikten ve açıklandıktan sonra tekrar ederse bu küfürdür. “Cehalet ile mazur olmaz” denilirse bunun anlamı; onun tekfir edilmesi değil, öğretilip te’dip edilmesidir.”[47]
Durum Şeyh Afifi’nin dediği gibidir. Nitekim Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Hadis ehli ile Malikilerden, Şafiilerden, Hanbelilerden fakihlerin cumhuru, Sufilerin geneli ve Sünnet kelamcıları ile diğer kelamcılardan Mutezile vb. taifeler şu hususta ittifak etmişlerdir: Kendisine risalet hücceti ikame olduktan sonra iman etmeyen kâfirdir.”[48]
Hafız İbn Hacer rahimehullah, zekât vermeme ve benzeri konularda şöyle demiştir: “Bir şüphe sebebiyle farzlardan bir şeyi inkar eden kimse hakkında yerleşik icma; ondan dönüş yapmasının talep edilmesi, eğer ısrar ederse onunla savaşılması ve öldürülmesidir. Üzerine hüccet ikame edilir de dönerse döner. Dönmezse o zaman ona kâfire yapılan muamele yapılır.”[49]
Burada inkârda bulunan kimseye mürtet hükmü verip, hüccet ikame etmeden önce boynunu vurmakta acele etmemeye delil vardır. Yine içkiyi helal sayarak içen kimse hakkındaki hadiste de böyledir. Helal sayana da aynı şekilde hüccet ikame edilir. Yani sadece helal sayması sebebiyle tekfir edilmez. Farzları veya haramları inkâr hususunda bile durum böyle iken bundan aşağı kalan meseleler nasıl olur?
Hatta açıkça irtidat eden kimse dahi doğrudan öldürülmez!
Mürtetten tevbe istenmesi hususunda İbnu’l-Kassar, icma naklettikten sonra, Ömer radıyallahu anh’ın şu sözünü delil olarak zikreder: Ömer radıyallahu anh, mürtedin durumu hakkında şunu yazmıştır:
هلا حبستموه ثلاثة أيام، وأطعمتموه في كل يوم رغيفاً؛ لعله يتوب فيتوب الله تعالى عليه؟
“Onu üç gün hapsederek, Allah Teâlâ’ya tevbe etmesi için her güne bir ekmek yedirdiniz mi?”[50] Sonra İbnu’l-Kassar der ki: “Sahabeden hiç biri buna karşı çıkmamıştır. Onlar, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “Kim dinini değiştirirse onu öldürün” hadisini; “eğer dönüş yapmazsa” şeklinde anlamışlardı.[51] Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın.” (Tevbe 5)[52]
Mü’minlerin emiri Ali radıyallahu anh’ın İbn Sebe’cilere üç gün süre vermesi de diğer bir önemli delildir.[53] Bu bize şunu göstermektedir: Herhangi bir Müslüman şahıs, ne kadar büyük olursa olsun, söylediği bir söz yahut işlediği bir fiil sebebiyle, ondan açıklama istenmedikçe tekfir edilemez!
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah, sahabenin mürtedin tevbe ettirileceği hususunda icma ettiklerini zikretmiştir.[54]
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Hüccet ikame edilmedikçe ve hüccet beyan edilmedikçe hiç kimse, Müslümanlardan hata eden veya yanlış yapan bir kimseyi tekfir edemez. Kesin olarak islam’ı sabit olan kimseden bu vasıf, şüphe sebebiyle izale edilemez. Mutlaka hüccet ikamesi ve şüphenin giderilmesi gerekir.”[55]
Hafız İbn Hacer rahimehullah şöyle demiştir: “Bir yol bulunabildiği sürece tekfirden sakınmak gerekir.”[56]
Ebû Sufyan Talha b. Nafi şöyle demiştir: “Mekke'yi ziyaret edip Fihr oğullarına konuk olan Câbir radıyallahu anh'e sordum. Sonra bir adam kendisine: “Sizler ehl-i kıbleden hiç kimseyi müşrik olarak itham eder miydiniz?” diye sordu. Dedi ki: “Allah’a sığınırım.” Adam bu cevaptan ürktü, sonra “Onlardan hiç kimseye “kafir” diye hitap eder miydiniz?” diye sordu. “Hayır” dedi.”[57]
Cundub b. Abdillah radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
مَنْ صَلَّى صَلاتَنَا، وَاسْتَقْبَلَ قِبْلَتَنَا وَأَكَلَ ذَبِيحَتَنَا فَذَلِك الْمُسلم، لَهُ ذمَّة الله، وَذمَّة رَسُولِهِ
Kim namazımızı kılar, kıblemize yönelir, kestiğimizi yerse o Müslümandır. Allahın zimmeti ve rasulünün zimmeti onun üzerindedir.”[58]
Buhari aynısını Enes b. Malik radıyallahu anh’den, Ebu Yusuf; Ebu Hureyre radıyallahu anh’den merfu olarak rivayet etmişlerdir.[59]
Nafi dedi ki: “Bir adam İbn Ömer radıyallahu anhuma’ya: “Benim bir komşum var, benim aleyhimde şirk ile şahitlik ediyor” dedi. İbn Ömer radıyallahu anhuma dedi ki: “La ilahe illallah diyerek onu yalanlamadın mı?”[60]

Davet İmamlarının Muayyen Şahsa Hüccet İkamesi Meselesi Hakkında Sözleri

Muhammed b. Abdilvehhab Zan İle Tekfirde Bulunmaz
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
من أظهر الإسلام وظننا أنه أتى بناقض لا نكفره بالظن لأن اليقين لا يرفعه الظن، وكذلك لا نكفر من لا نعرف منه الكفر بسبب ناقض ذكر عنه ونحن لم نتحققه
“İslam’ı izhar eden bir kimsenin buna aykırı düştünü zannedersek onu zan ile tekfir etmeyiz. Zira yakini zan ortadan kaldıramaz. Yine küfrünü bilmediğimiz birisinden, nakzedici bir halinin anlatılması sebebiyle, onun durumunu tahkik etmeden tekfir etmeyiz.”[61]
Muhammed b. Abdilvehhab Halkın Umumunu Tekfir Etmez
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
وأما القول إنا نكفر بالعموم فذلك من بهتان الأعداء الذين يصدون به عن هذا الدين ونقول سبحانك هذا بهتان عظيم
“Bizim halkın genelini tekfir ettiğimiz sözü, bu dinden alıkoymak isteyen düşmanların iftirasıdır. Biz deriz ki: “Haşa bu büyük bir iftiradır”[62]
Muhammed b. Abdilvehhab Kimleri Tekfir Eder?
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
وأما التكفير فأنا أكفر من عرف دين الرسول ثم بعد ما عرفه سبه ونهى الناس عنه وعادى من فعله فهذا هو الذي أكفره وأكثر الأمة ولله الحمد ليسوا كذلك.  وأما القتال فلم نقاتل أحداً إلى اليوم إلا دون النفس والحرمة وهم الذين أتونا في ديارنا ولا أبقوا ممكنا ولكن قد نقاتل بعضهم على سبيل المقابلة ( وجزاء سيئة سيئة مثلها ) وكذلك من جاهر بسب دين الرسول بعد ما عرفه والسلام
“Tekfire gelince, ben Rasulün dinini öğrendikten sonra ona söven, insanları ondan yasaklayan, bu dine uyanlara düşmanlık eden kimseyi tekfir ediyorum. Ümmetin çoğunluğu ise Allah’a hamd olsun böyle değildir. Ama savaşmaya gelince; bu güne kadar can ve hürmet dışında kimseyle savaşmadık. Onlar bizim diyarımıza geldiklerinde yerimizde kalamazdık. Lakin bazıları karşılık vermek için savaşmış olabilir. Kötülüğün karşılığı misliyledir. Yine Rasulün dinini öğrendikten sonra ona açıkça söven kimse de böyledir. Vesselam.”[63]
Muhammed b. Abdilvehhab Kendisine Uymayanları ve Cahilleri Tekfir Etmemiştir
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
تكفير من بان له أن التوحيد هو دين الله ورسوله ثم أبغضه ونفر الناس عنه. وجاهد من صدق الرسول فيه ومن عرف الشرك وأن رسول الله صلى الله عليه وسلم بعث بإنكاره وأقر بذلك ليلا ونهاراً ثم مدحه وحسنه للناس وزعم أن أهله لا يخطئون لأنهم السواد الأعظم، وأما ما ذكر الأعداء عني أني أكفر بالظن وبالموالاة أو أكفر الجاهل الذي لم تقم عليه الحجة فهذا بهتان عظيم يريدون به تنفير الناس عن الله ورسوله
“Allah’ın ve rasulünün dini olan tevhid kendisine açıklanıp da sonra ona kin duyan ve insanları bundan uzaklaştıran, Rasulün bu dini beyandaki doğruluğunu inkar eden, şirki ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şirke karşı çıkmak üzere gönderilmiş olduğunu bilen, bunu sabah akşam ikrar eden, sonra şirki öven ve insanlara süsleyen, şirk ehlinin büyük çoğunluk olmaları sebebiyle hata etmeyeceklerini iddia eden kimsenin tekfiri. Ama düşmanların anlattıkları gibi benim zan ile, muvalat (şirk ehline dostluk) sebebiyle veya kendisine hüccet ikame edilmemiş cahili tekfir etmeme gelince, bu büyük bir iftiradır. Bu iftira ile insanları Allah’tan ve rasulünden uzaklaştırmak istiyorlar.”[64]
Muhammed b. Abdilvehhab Güvenilir Alimlerin Tekfir Ettiği Kimselerden Başkasını Tekfir Etmemiştir
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
ما ذكر لكم عني أني أكفر بالعموم فهذا من بهتان الأعداء، وكذلك قولهم إني أقول من تبع دين الله ورسوله وهو ساكن في بلده أنه ما يكفيه حتى يجييء عندي فهذا أيضا من البهتان ؛ إنما المراد اتباع دين الله ورسوله في أي أرض كانت ؛ ولكن نكفر من أقر بدين الله ورسوله ثم عاداه وصد الناس عنه ؛ وكذلك من عبد الأوثان بعد ما عرف أنها دين للمشركين وزينه للناس ؛ فهذا الذي أكفره وكل عالم على وجه الأرض يكفر هؤلاء إلا رجلاً معانداً أو جاهلاً
“Size benim umumu tekfir ettiğim anlatılmış ki, bu düşmanların iftirasıdır. Yine benim Allah’ın ve rasulünün dinine tabi olan fakat kendi ülkesinde ikamet eden kimsenin benim yanıma gelmedikçe bunun yeterli olmayacağını söylediğimi iddia etmeleri de düşmanların iftirasıdır. Maksat; yeryüzünün neresinde olunursa olunsun ancak Allah’ın ve rasulünün dinine tabi olmaktır. Lakin biz Allah’ın ve rasulünün dinini ikrar edip sonra bu dine düşmanlık eden ve insanları ondan uzaklaştıranı tekfir ederiz. Yine bunun müşriklerin dini olduğunu öğrendikten sonra putlara ibadet eden ve insanlara bunu süsleyen kimseleri de (tekfir ederiz.) Bunlar ise inatçılık eden veya cahil olan kimse dışında yeryüzündeki her alimin tekfir ettiği kimselerdir.”[65]
Muhammed b. Abdilvehhab Allah’tan Başkasına Dua Etmeyi Caiz Göreni ve Tevhid Ehlini Tekfir Edeni Tekfir Etmiştir
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
فإن قال قائلهم إنهم يكفرون بالعموم فنقول : سبحانك هذا بهتان عظيم الذي نكفر الذي يشهد أن التوحيد دين الله ودين رسوله، وأن دعوة غير الله باطلة ثم بعد هذا يكفر أهل التوحيد، ويسميهم الخوارج ويتبين مع أهل القبب على أهل التوحيد
“Eğer onların sözcüleri “Onlar umum olarak tekfir ediyorlar” derse deriz ki: Tevhidin Allah’ın dini ve rasulünün dini olduğuna şahitlik edeni tekfir etmemiz büyük bir iftiradır. Allah’tan başkasına dua etmek batıldır. Bundan sonra tevhide hini tekfir ederler ve onları “hariciler” diye adlandırırlar. Kubbelerin ehli ile beraber tevhid ehline muhalefet ederler.”[66]
Muhammed b. Abdilvehhab Kendisine Huccet Ulaşmamış Kimseyi Tekfir Etmez
Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir:
من عمل بالتوحيد، وتبرأ من الشرك وأهله فهو المسلم في أي زمان وأي مكان وإنما نكفر من أشرك بالله في إلهيته بعد ما نبين له الحجة على بطلان الشرك وكذلك نكفر من حسنه للناس، أو أقام الشبه الباطلة على إباحته، وكذلك من قام بسيفه دون هذه المشاهد التي يشرك بالله عندها، وقاتل من أنكرها وسعى في إزالتها قوله إني أكفر من توسل بالصالحين، وقوله : إني أكفر البوصيري لقوله يا أكرم الخلق، وقوله إني أقول لو أقدر على هدم حجرة الرسول لهدمتها ولو أقدر على الكعبة لأخذت ميزابها وجعلت لها ميزاباً من خشب، وقوله إني أنكر زيارة قبر النبي صلى الله عليه وسلم، وقوله إني أنكر زيارة قبر الوالدين وغيرهم وإني أكفر من يحلف بغير الله فهذه اثنتا عشرة مسألة جوابي فيها أن أقول : ((سبحانك هذا بهتان عظيم ))
“Tevhid ile amel eden, şirkten ve şirk ehlinden uzaklaşan, hangi zamanda, hangi mekanda olursa olsun o Müslümandır. Biz ancak kendisine şirkin batıl olduğuna dair hüccet apaçık ortaya çıktıktan sonra Allah’a uluhiyetinde ortak koşan kimseyi tekfir ederiz. Yine şirki insanlara güzel göstereni veya bunun mubah oluşuna dair batıl şüpheler ikame edeni tekfir ederiz. Yine yanında Allah’a ortak koşulan meşhedler (türbeler)i korumak için kılıcını çekeni, bunlara karşı çıkan ve yok edilmesi için çalışana karşı savaşanı tekfir ederiz. Benim Salihlerle tevessül edeni tekfir ettiğimi söylemesi, benim Busayri’yi “Ey yaratılmışların en değerlisi” dediği için tekfir ettiğimi, benim: “Şayet gücüm yetse Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hücresini yıkardım, gücüm yetseydi kabenin altınoluğunu alır, onu tahtadan yapardım” dediğimi, benim Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyarete karşı çıktığımı, ana babanın kabirlerini ve başka kabirleri ziyaret etmeye karşı çıktığımı ve Allah’tan başkası adına yemin edeni tekfir ettiğimi söylemesi, işte bu on iki meselenin hepsine karşı vereceğim cevap ancak şöyle dememtir: “Allah’ım! Sen noksanlardan münezzehsin. Bu büyük bir iftiradır.”[67]
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab Tagutu Tekfir Etmeyi Tasrih Etmeyeni Tekfir Etmemiştir
Şeyh Abdullatif Alu’ş-Şeyh, el-İhsa’da Cuma ve cemaatten ayrılan iki kişi hakkında sorulmuştur. O ikisi, etraflarındaki Müslümanları; “İbn Feyruz ve benzerleri gibi tagutu tekfir etmeyen kimselerle oturuyorlar, tagutu tekfir ettiklerini açıkça ortaya koymuyorlar” gerekçesiyle tekfir ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Tagutu tekfir ettiğini açıkça ortaya koymayan Allah’a kafirdir, tagutu tekfir etmemiştir. Böyle bir kimseyle oturan da onun gibidir. Bu iki yalancı ve sapık mukaddimeden dolayı açık riddet ve selamlaşmayı terk etmeyi gerektiren hükümler terettüp eder…”
Şeyh Abdullatif şöyle cevap vermiştir:
فرفع إليّ أمرهم ، فأحضرتهم وهددتهم وأغلظت لهم ، فزعموا أولاً أنهم على عقيدة الشيخ محمد بن عبد الوهاب ، وأن رسائله عندهم ، فكشفت شبهتهم وأدحضت ضلالتهم ، بما حضرني في المجلس ، وأخبرتهم ببراءة الشيخ من هذا المعتقد والمذهب
“Onların durumu bana iletildi. Onları çağırdım ve tehdit ederek ağır konuştum. Öncelikle onlar, Muhammed b. Abdilvehhab’ın akidesinde olduklarını, yanlarında Muhammed b. Abdilvehhab’ın risalelerinin bulunduğunu iddia ediyorlar. Şüphelerini giderdim ve meclisimde bulunanlarla sapıklıklarını çürüttüm. Onlara Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab’ın bu itikad ve görüşten berî olduğunu haber verdim.”[68]

Tekfirde Hüccet İkamesini Şart Koşmaları

Müceddid imam şeyhülislam Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah akidesini açıklarken şöyle demiştir: “Tekfire gelince; ben Rasulün dinini öğrenen, öğrendikten sonra söven, insanları bu dinden yasaklayan ve ona fiilen düşmanlık edeni tekfir ediyorum. İşte benim tekfir ettiğim böyle bir kimsedir. Ümmetin çoğunluğu Allah’a hamd olsun böyle değildir.”[69]
Yine şöyle demiştir: “Nebilerden ve velilerden ölümlerinden sonra şefaat isteyen, kabirlerine tazim eden, onların üzerine kubbeler bina edip kandiller yakan, kabirlerin yanında namaz kılan, oraları bayram yeri edinen, koruyuculuk yapan, oraya adak adayan kimselere gelince, bütün bunlar meydana geleceğini Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in haber verip sakındırdığı hadiselerdendir. Nitekim hadiste şöyle buyrulmuştur: “Ümmetimden bazı kavimler müşriklere katılmadıkça ve ümmetimden bazı topluluklar putlara tapmadıkça kıyamet kopmaz.”Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tevhidi en büyük himaye ile korumuş, şirke götüren bütün yolları tıkamış, Muslim’in Sahih’inde Cabir radıyallahu anh’den rivayet ettiği gibi; kabirlerin sıvanmasını, üzerlerine bina yapılmasını yasaklamıştır. Yine Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’ı yerden yüksek hiçbir kabir bırakmamak ve yok etmedik suret bırakmamak emriyle gönderdiği sabit olmuştur. Bu yüzden birçok âlimler, kabirler üzerine yapılmış binaların Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e isyan üzere yapılmış olduğundan yıkılmalarının gerektiğini söylemişlerdir. Bizimle insanlar arasında ihtilafa sebep olan şey işte budur. Hatta durum onların bizi tekfir etmelerine, bizimle savaşmalarına, kanlarımızı ve mallarımızı helal saymalarına kadar varmıştır. Ta ki Allah bize onlara karşı yardım etti ve onlara karşı zafer kazandık. İnsanları davet ettiğimiz şey budur. Allah’ın kitabından, rasulünün sünnetinden ve salih seleften imamların icmaından hücceti ikame etmemizden sonra onlarla savaştık. Allah Teâlâ’nın şu ayetine imtisal ettik: “Bir fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Enfal 39) Kim hüccet ve beyan ile yapılan davete icabet etmezse ona kılıç ve dişlerle savaşırız.[70] Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür” (Hadid 25)”[71]
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah’a “Kiminle savaşılır, kim tekfir edilir?” diye soruldu. Şöyle cevap verdi: “İslamın beş şartının ilki iki şehadet kelimesidir. Sonra diğer dört şart gelir. Diğer şartlara gelince; bunları hafife alarak terk edenle, bunları yapması için savaşırız. Terkinden dolayı tekfir etmeyiz. Alimler inkar etmeksizin tembellik ve gevşeklikle bunları terk edenin küfründe ihtilaf etmişlerdir. Biz ancak bütün alimlerin icma ettikleri şeyle tekfir ederiz. Bu da iki şehadet kelimesidir. Yine bunu (iki şehadet kelimesi ile ilgili tekfiri) öğretilip anladıktan sonra inkar ederse tekfir ederiz…”[72]
Yine Şeyh İbn Sehman’ın risalesinde naklettiğine göre Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab şöyle demiştir: “Biz Abdulkadir’in kubbesi üzerindeki puta, Ahmed el-Bedevi’nin türbesi üzerindeki puta ibadet edeni ve benzerlerini cahilliklerinden ve onları uyaran kimse olmaması yüzünden tekfir etmediğimize göre, Allah’a ortak koşmayan veya bize hicret etmeyenleri neden tekfir edip savaşalım? Allah’ım! Sen noksanlardan münezzehsin, bu büyük bir iftiradır.”
Şeyh İbn Sehman rahimehullah bu söz üzerine şöyle demiştir: “Şeyh rahimehullah’ın türbeler üzerindeki putlara ibadet eden kimse hakkındaki sözü böyle olduğuna öğrenmesi kolay olmayan ve hüccet ulaşmayan yeryüzü halkı nasıl tekfir edilir ve onlarla savaşılarak malları helal sayılabilir? Hiç şeyhin durumunu ve onun davet ettiği şeyi bilen akıl sahibi bir kimse bunu düşünebilir mi? Bilakis böyle bir kimse söz anlamayan, diğer ümmetten ayrılan bir kimsedir. Hatta o ehl-i sünnet ve’l-cemaatten ayrılmıştır! Onun bu konudaki bütün sözleri, isimlerin ve sıfatların tevhidine, amel ve ibadetlerde tevhide çağırmak amaçlıdır. Müslümanlar da bunun üzerinde icma etmişlerdir. Bu konuda ancak onların yolundan çıkan, menheclerinden sapan Cehmiyye, Mutezile ve kabirlere ibadet edenler gibi kimseler muhalefet etmişlerdir. Hatta (Şeyh’in sözleri) rasullerin icma edip kitapların üzerinde ittifak ettiği şeydir. Nitekim şeyhin getirdiği ve kastettiği şeylerden zorunlu olarak şu anlaşılır: Ancak muteber bir hüccet ikamesinden sonra tekfir edilir. Bu ise bid’atçilere uymak değil, dosdoğru yolun ta kendisidir.”[73]
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab’ın çocuklarının ve onlarla beraber Şeyh Hamed b. Nasır Âl-i Muammer’in sözleri de muayyen şahsa hüccet ikamesini şart koşmaları bakımından açıktır. Onlara şöyle sorulmuştur: “Bize sizlerin geçmiş âlimlerinden İbn Farız ve başkaları gibi ilimle ve sünnet ehli olmakla meşhur olan bazı insanları tekfir ettiğiniz ulaştı.” Onlar şöyle cevap vermişlerdir:
“Bizim geçmiş insanlardan bazılarını ve başka kimseleri tekfir ettiğimiz hakkında söylenen şey düşmanlarımız tarafından, insanları dosdoğru yoldan alıkoymak için yayılan iftiralardır. Yine bize bundan başka birçok şeyleri de iftira olarak nispet ediyorlar. Bunlara cevabımız şöyle dememizdir: “Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır" (Nur 16) Biz, ancak hakkı bilip de inkar edeni, ona hüccet ikame ettikten sonra, davet edip kabul etmemesi, inkarına devam edip inat etmesi üzerine tekfir ederiz. Bizim hakkımızda bunun dışında tekfir ettiğimize dair söylenen her şey bize karşı bir yalandır…”
Sonra şöyle dediler: “Şeyh rahimehullah’ın bir sözün küfür olduğunu söylemesine rağmen, o sözü söyleyeni tekfir etmemesini iyi düşün! Aradaki farkı iyi anla! Zira kendisine hüccet ikame edilmemiş muayyen şahsa kafir demek caiz değildir. Zannederim İmam rahimehullah’ın haklarında bu sözü söylediği kimseye hüccetin ikame edilmediğini zannettiğinden, İbnu’l-Farız ve benzerlerinin sözlerindeki ve görüşlerindeki küfrü bilmeyen cahiller olmalarından dolayı (tekfir etmemiştir.)..”[74]
 Yine Şeyh Abdullah b. Eş-Şeyh rahimehullah’a kendisinden kasıtsız olarak küfür sadır olan cahil kimsenin söz, fiil veya tevessülde bulunmasında mazur olup olmaması soruldu. Şöyle cevap verdi: “Allah’a ve rasulüne iman eden bir kimse, Allah’ın rasulüyle gönderdiği şeyi bilmeden küfür bir fiil veya küfür bir itikadda bulunabilir, böyle bir kimse bize göre kâfir değildir. Ona muhalefet edenin kâfir olacağı şekilde risalet hüccetini ikame etmedikçe küfrüne hükmetmeyiz. Ona hüccet ikame edilip, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiği din beyan edildikten sonra, hüccet ikamesinden sonra bu fiilde ısrar ederse, işte o kimse tekfir edilir. Çünkü küfür ya Allah’ın kitabına ya da Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine muhalefetten dolayıdır ve bunda bütün âlimler icma etmişlerdir.”[75]
Yine şöyle demiştir: “Tevhid üzerine, İslam’ın beş şartını ve imanın altı şartını ikame ederek ölen, lakin duada tevessül eden, zikrettiğimiz iki hadise dayanarak (âma kimsenin tevessülü hakkındaki hadisi ve “Arşının izzet mak’adına sığınırım” hadisini kastediyor) rabbine dua ederken Nebisine yönelen, cahilliğinden veya ahmaklığından bunu yapan kimselerin hükmü nedir?” Şöyle cevap vermiştir: “Ölüden istekte bulunma ve ondan istigase etme (yardım isteme) ile duada tevessül etmek arasındaki farkı açıklamıştık. Ölüden istekte bulunmak ve ihtiyaçların giderilmesinde, sıkıntıların kaldırılmasında istigase etmek, Allah’ın ve rasulünün haram kıldığı, ilahi kitapların ve haramlığına dair nebevî davetin; haramlığı ve işleyen kimsenin tekfir edilmesi, ondan teberri edip düşmanlık edilmesi gerektiği üzerinde ittifak ettiği en büyük şirktendir.
Lakin ilmin kesintiye uğradığı ve cahilliğin galebe çaldığı zamanlarda muayyen şahıs, kendisine risalet hücceti ikame edilip bu amelin Allah ve rasulü tarafından haram kılınan büyük şirkten olduğu açıklanmadıkça tekfir edilmez. Hüccet ulaşır, ona Kur’an ayetleri ve nebevî hadisler okunur da şirkinde ısrar ederse o bir kâfirdir. Cehaletle bunu yapan, bundan dolayı uyarılmayan kimse ise böyle değildir. Cahilin fiili küfürdür lakin hüccet ikame edilmedikçe kendisinin küfrüne hükmedilmez. Hüccet ikame edilip de şirkinde ısrar ederse, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik etse de, namaz kılsa da, zekat verse de, altı esasa iman etse de o bir kafir olur.”[76]
* Derim ki: hüccet ikamesini yapacak bir islam devleti ve onun yetki sahibi kadısı olmadığı zaman hüccetin ikamesi değil ancak tebliği söz konusu olur. Hüccet tebliğ edilen kimse şirk veya küfründe ısrar eder de, hala Müslüman olduğunu iddia etmeye devam ederse, böyle bir kimsenin şer’î tanımı “münafık”tır. O nifak küfrüyle kafir olsa dahi, islamın dışındaki kafirlerle aynı muamele ona yapılmaz. Bilakis münafıklara nasıl davranılırsa ona da öyle davranılır.
Şeyh Suleyman b. Sehman rahimehullah şöyle demiştir: “Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah insanları tekfir etmekten en çok duraklayan bir kimse idi. Hatta Allah’tan başkasına, kabir ehline veya başkalarına dua eden cahili, eğer ona nasihat edememişse, terk edenin kâfir olacağı hücceti ulaştıramamışsa tekfir etmezdi. Risalelerinden birinde şöyle dedi: “Biz el-Kevvaz’ın türbesine ibadet edeni dahi cahilliklerinden ve uyaran kimse olmadığı için tekfir etmediğimize göre kendisine hüccet ikame edilen, bunun bilgisine ulaşan kimseyi kabirlere ibadet sebebiyle tekfir ederiz.”[77]
Şeyh Abdurrahman b. Hasen, Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab’ın hüccet ikamesi hususundaki menhecini şöyle açıklamıştır: “Şeyhimiz Şeyhulislam Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah dedi ki: “Şerif benden kiminle savaşıp kimi tekfir ettiğimizi sordu. Cevap olarak şöyle dedi: “Biz ancak bütün âlimlerin icma ettikleri iki şehadet kelimesi öğretilip anladıktan sonra inkar eden kimseyle savaşırız.”[78]
Şeyh Abdullatif b. Abdirrahman, Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin: “Lakin cahilliğin galebe çaldığı, ilmin ve risalet izlerinin azaldığı, sonrakilerin çoğunda, Rasulün getirdiği şey beyan edilinceye kadar tekfir edilmeleri mümkün olmaz” sözüne şu notu düşmüştür: “Şeyhimiz (Muhammed b. Abdilvehhab) rahimehullah da bu görüşte idi ve bunu ümmetin âlimlerine uyarak açıklardı. Hüccet ikame edilip delil ortaya çıkmadıkça tekfir etmezdi. Hatta o, kabirlere ibadet eden cahiller hakkında, onlara uyarıda bulunmak kolay olmadığından duraklardı. Şeyh İbn Teymiyye rahimehullah’ın da: “Rasulün getirdiği açıklanıncaya kadar” sözüyle kastettiği budur.”[79]  
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah’ın risaleleri ile onun öğrencileri ile çocuklarının risalelerinde bunun gibi daha birçok sözler vardır. Biz sadece örnek kabilinden zikrettik. Muayyen bir şahsa tekfirde bulunmak için şer’î hüccetin ikamesi ve o kimsenin bundan sonra inatla ısrar etmesi şarttır. Nitekim tebliğ ile beraber şüphenin giderilmesi de zorunludur. Aksi halde onları uyarıp kendilerine şer’î hüccetleri açıklayacak kimseler bulununcaya kadar, türlü şirk şaibelerine bulaşmış avamın mazeretleri sabittir.[80] 

Âlimlerin Cehaletle Mazur Olmaz Sözüyle Kastettikleri Nedir?

El-Lecnetu’d-Daime Li’l-İfta başkan vekili Şeyh Abdurrazzak Afifî rahimehullah’a şöyle soruldu: “Din ile alay eden veya dine, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e yahut Kur’ân-ı Kerime söven kimsenin hükmü nedir? Bu kimse cahil ise tekfir edilir mi?” Şeyh Afifi rahimehullah dedi ki: “Bu mesele tıpkı diğer tekfir meseleleri gibidir. Ona öğretilir ve tedip edilir. Eğer öğrendikten ve açıklandıktan sonra tekrar ederse bu küfürdür. “Cehalet ile mazur olmaz” denilirse bunun anlamı; onun tekfir edilmesi değil, öğretilip te’dip edilmesidir.”[81]
Burada Şeyhulislam’ın asrında: “Mazur olmaz” sözüyle kastedilen mana ortaya çıkmaktadır.
Şeyhulislam Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah şöyle demiştir: “..Lakin bu kıssa (zatu envat kıssası) şunu ifade eder: Müslüman, hatta alim kimse bilmeden şirk türlerine düşebilir. Öğrenmek ve sakınmak gerekir. Böylece cahil kimsenin: “Tevhidi anladık” sözünün şeytanın tuzaklarından olan en büyük cahilliklerden olduğu anlaşılır. Yine bu kıssa şunu ifade eder: Müslüman bilmeden küfür bir söz söyleyebilir. Buna karşı uyarılır ve o zaman tevbe eder. O tekfir edilmez. Tıpkı İsrailoğullarının yaptıkları ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den zatu envat isteyenlerin yaptıkları gibi.
Yine bu kıssa şunu ifade eder: Onlar tekfir edilmeseler de haklarında şiddetli ve ağır sözler söylenir. Tıpkı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi.”[82]
Önemli Not: Belki de bu son cümle Şeyhin, Kitabu’t-Tevhid’de bu hadisin (Zatu envat hadisinin) ardından Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in onları cahilliklerinden dolayı mazur görmediğini söylemesini ve koluna bakır halka takan kimse hadisine düştüğü notta cehaletten dolayı mazur görülmeyeceğini söylemesini açıklığa kavuşturmaktadır. Zira ona ağır bir söz söyleyerek: “Şayet bu üzerinde olduğu halde ölseydin asla kurtulamazdın” buyurulmuştur. Hakim’in rivayetinde: “Elbette ona havale edilirdin” şeklindedir. Yine burada da ağır ifade vardır. Yoksa şeyh burada cehaletin özür olmadığını söylemezdi. Mana ancak anlattığımız şekilde açıklığa kavuşmaktadır. Nitekim onların tekfir edilmediklerini kendisi söylemiştir. O halde mazur olmamalarının manası nedir? Bu durum, bu fiilin küçük şirki ortadan kaldırmayacağı anlamına gelir. Yine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “O üzerinde olduğu halde ölseydin” sözü, yasaklamadan sonra hala buna devam etseydin “asla kurtulamazdın” şeklinde anlaşılır. Nitekim Hakim’in rivayetinde: “Elbet ona havale edilirdin” sözü de Allah’tan yardım göremezdin, bunu takman sana fayda vermezdi demektir. Alimler bunu küçük şirk olarak zikretmişlerdir. Şeyh İbn Baz rahimehullah’ın da ikrarını buna eklemek gerekir.
Geçen açıklamalara Allame es-Suyutî rahimehullah’ın şu fetvasını delil getirmek de mümkündür:
“…Birinci durum: Bu söz dilinden kasıtsız olarak kaçmış olabilir. Bu Müslümanın haline layık olan bir zandır. Belki de mesela: “Malik kabrinden kalksa dahi” demek isterken dili sürçmüş ve ondan bu söz sadır olmuştur. Bu kimse tekfir edilmez, mazur da görülmez. Bunun öncesinde hayrı biliniyorsa, dil sürçmesi iddiası kabul edilir. Kendi haline de bırakılmaz, bilakis pişmanlık sergilemesi gerekir. Topluluk içinde hata ettiğini ilan eder, tevbe ve istiğfarda bulunur. Başına toprak saçar, çokça sadaka verir, köle azat eder, iyilik yollarıyla Allah’a yakınlaşmaya çalışarak bu tökezlemesini örter..”[83]
Şu halde ceza; tekfir de olabilir, tazir de olabilir. Böylece “cehalet mazeret değildir” sözünü kullanan âlimlerin neyi kastettikleri anlaşılmaktadır. Onlar tekfiri değil, sakındırma ve tedip cezasından mazur olmayacağını kastetmişlerdir.

İlmî Hüccet İkamesini Kim Yapar?

Tekfir hükmünde ancak İslam devletinin yöneticisi tarafından kendilerine yetki verilmiş olan, ilimde köklü, ikna kabiliyeti olan, hafızası kuvvetli, sağlam anlayışlı, istinbat kabiliyetli, yumuşaklık ve ağırbaşlılık hasletlerine sahip, tahammüllü ilim ehli hüccet ikamesini yapar.
Alimler dinin füru’u ile alakalı helal ve harama dair hüküm meselelerinde müçtehit ve müftiyi bir şart olarak koştuklarına göre, küfür, iman, fasıklık, bid’atçilik gibi dinin aslî meselelerinde de bu şarta itibar etmek zorunlu ve daha önceliklidir.
Şeyh Suleyman b. Sehman rahimehullah şöyle demiştir: “Anladığım kadarıyla hüccet ikamesini ancak bunu güzelce yapabilecek kimse yapar. Dininin hükümlerini bilmeyen ve alimlerin bu konuda neler söylediklerini bilmeyen cahil kimse gibi bu işi güzelce yapamayacak olan kimseler bildiğim kadarıyla hüccet ikamesi yapamazlar. Allah en iyi bilendir.”[84]

Küfrü Sabit Olan Kimseye Mürtet Hükmünü Amelî Olarak Kim Verir?

Muayyen şahsın tekfir hükmü, bunu uygulayabilecek yetki gücüne sahip olmayı gerektirir. Taki bu tehlikeli meselede her iddia sahibi masum kanların dökülmesine sebebiyet vermesin!
Fakihler, hüküm veren kimsenin veya uyarıda bulunacak kimsenin; had cezalarını uygulayabilecek kimse olduğunda ittifak etmişlerdir. Yoksa bu iş fertlerin nefislerine bırakılamaz!
İmam Tahavî, Muslim b. Yesar’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir:
كان رجل من الصحابة يقول : الزكاة، والحدود، والفيء، والجمعة إلى السلطان
“Sahabeden birisi şöyle diyordu: zekat, had cezaları, fe’y ve Cuma namazını kıldırmak sultana aittir.” İmam Tahavi dedi ki: “Buna muhalif olan bir sahabi bilmiyoruz.”
Beyhakî rahimehullah, Harice b. Zeyd’den, o da babasından rivayet etti, yine Ebu’z-Zinad’dan, o da babasından şöyle rivayet etti: “Medine’lilerden sözlerine başvurulan fakihler şöyle diyorlardı:
لا ينبغي لأحد أن يقيم شيئاً من الحدود دون السلطان، إلا أن للرجل أن يقيم حدّ الزنا على عبده أو أمته
“Had cezalarından bir şeyi sultandan başkası ikame edemez. Ancak kişinin kölesine veya cariyesine zina haddini kendisinin uygulaması bundan hariçtir.”[85]
 Aralarında İmam Şafii rahimehullah’ın da bulunduğu Selef’ten bir cemaat kölenin sahibinin kölesine had ikame edebileceği görüşündedirler. Bu konuda müminlerin emiri Ali radıyallahu anh’den rivayet edilen bir kıssada Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle demesini delil getirmişlerdir:
أقيموا الحدود على ما ملكت أيمانكم
Sağ ellerinizin sahip olduğu (kölelerinize) haddi uygulayın.”[86]
 Allame es-Sindî rahimehullah, Sunenu’n-Nesâî şerhinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e söven bir cariyeyi, onun sahibinin öldürmesini Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in onaylaması hakkında şöyle demiştir: “Belki de Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem vahiy ile bu işi yapan kör adamın doğru söylediğini bilmişti. Çünkü aksi halde bu Müslümanların idarecisinin vazifesidir.”
İmam Kurtubî rahimehullah Nur suresi 2. Ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: “Bu emirle muhatab olan kimselerin, imam (İslâm devlet yöneticisi) ile onun adına görevde bulunanlar olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Malik ile Şafiî ek olarak: Kölelere de efendileri uygular, demişlerdir. Şafiî; bütün sopa ve el kes­me cezalarında da böyledir (yani efendi köleye cezayı uygular), der. Malik ise el kesme cezasında değil de sopa cezasında efendinin cezayı uygulaya­cağını kabul etmiştir. Burada hitabın müslümanlara yönelik olduğu da söylenmiştir. Çünkü di­nin hükümlerim uygulamak, bütün müslümanların görevidir. Bundan sonra imam, bu hükümleri onların adına vekâleten uygular. Zira hepsinin hadle­rin uygulanması için bir araya gelip toplanmalarına imkân yoktur.
Yüce Allah'ın zina, şarab, zina iftirası ve buna benzer uygulanmasını farz kıldığı hadlerin, yöneticilerin huzurunda uygulanması gerekir. Bu had­di ancak imamın bu iş için seçeceği faziletli ve hayırlı kimseler uygularlar. Böyle bir durum ortaya çıktığı her seferinde sahabe (Allah hepsinden razı ol­sun) böyle yapardı. Buna sebeb, bunların yerine getirilmeleri, miktarları, uy­gulanacakları yerleri ve halleri itibariyle gereği gibi korunmaları gereken, uy­gulanan şer'i bir(er) kural ve Allah'a yakınlaştırıcı bir(er) ibadet olmalarıdır. Bunlara dair şart ve hükümler aşılamaz. Çünkü müslümanın kanı ve değeri pek büyüktür. Mümkün olan her yolla buna gereken riayetin gösterilmesi icab eder.”[87]

İlmî/İtikadî Mesele ve Amelî/Fıkhî Mesele Ayrımı Hakkında

Tekfir hükümlerinde usul ve füru ayrımı bid’at olan bir ayrımdır. Bunun şer’î bir delili olmadığı gibi, deliller bu görüşü reddetmektedir.
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “(Sahabe ve tabiine güzellikle uyanlar) Dediler ki: usul ve füru meseleler arasında ayrım yapmak bid’at ehlinden olan Mutezile, Cehmiyye ve onların yolunu tutan kelamcıların görüşleridir. Bu görüş fıkıh usulü hakkında konuşan kimselere de intikal etmiş, bu sözün hakikatini de anlamamışlardır.
Yine dediler ki: Usul meseleleri ile füru meseleleri arasındaki bu ayrım İslam’da sonradan çıkmış bir bid’attir. Kitap, sünnet ve icma buna delalet etmemektedir. Hatta seleften ve imamlardan hiçbiri bunu söylememiştir. Aklen de bâtıldır. Zira bu ayrımı yapanlar usul meselelerini ve füru meselelerini birbirinden doğru bir şekilde ayıramamışlardır. Bilakis üç veya dört fark zikretmişlerdir ki hepsi de batıldır.”[88]
Yine şöyle demiştir: “Maksadı Rasule ittiba etmek olan te’vilci tekfir edilmez. Hatta o içtihat edip de hata ettiğinde fasık da sayılmaz. Ameli meselelerde insanlar katında meşhur olan budur. Akide meselelerine gelince, insanları çoğu bu konuda hata edeni tekfir ederler. Bu görüş ise sahabe, tabiin ve onlara güzellikle tabi olanlardan veya imamların hiçbirinden bilinmemektedir. Ancak bu muhaliflerini tekfir eden Harici, Mutezile, Cehmiyye gibi bid’at ehlinin bid’at olarak ortaya çıkardıkları görüşlerinin esaslarından biridir. Malik, Şafii, Ahmed ve diğer imamlara tabi olanların çoğu da bu duruma düşmüşlerdir.”[89]
Sonra İbn Teymiyye rahimehullah selef arasında itikadi meselelerde de ihtilafa düşüldüğünü ispat eden, ancak birbirlerini tekfir etmeyip, muhaliflerini tıpkı ahkam meselelerinde olduğu gibi mazur gördüklerine dair örnekler zikretmiştir. Sonra şöyle demiştir: “Yine seleften birçok kimse bu meselelerde hata etmişler, bundan dolayı tekfir edilmemesinde ittifak etmişlerdir. Mesela sahabeden biri ölülerin, dirilerin seslenmesini işiteceğini inkar etmiş, bazısı miracın uyanık iken olduğunu inkar etmiş, bazısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in rabbini gördüğünü inkar etmiş, bazısı halifelik ve üstünlük konusunda malum sözü söylemiş, bazı birbiriyle savaşmış, bazısı birine lanet etmiş, bazısı birini tekfir etmiştir. Bu sözler malumdur…” “Kadı Şureyh “Bel acibtu” (Saffat 12) şeklindeki kıraati inkar etmiş ve: “Muhakkak ki Allah şaşırmaz” demiştir… Böylece sabit bir kıraati inkar etmiştir. Kitap ve sünnetin delalet ettiği bir sıfatı inkar etmiştir. Bununla birlikte o, ümmetin imamlardan bir imam olduğuna ittifak ettiği birisidir.
Yine seleften birisi Kur’an’dan bir harfi inkar etmiştir. Mesela “efelem yey’esillezine amenu” (Rad 31) ayeti hakkında bu ancak: “evelem yetebeyyenillezine amenu”dur” demiştir. Bir diğeri “ve kada rabbuke ella ta’budûhu illa iyyah” (İsra 23) ayetinin kıraatini inkar etmiş, “Bu ancak: “Ve vassa rabbuke” şeklindedir demiştir. Bazısı felak ve nas surelerini Kur’ândan saymamış, diğeri kunut suresini yazmıştır. İcma ve mütevatir nakil ile bilinmektedir ki bu bir hatadır. Bununla beraber nakil onların katından tevatür halinde değildi. Bu yüzden tekfir edilmediler. Eğer bu yüzden biri tekfir edilirse ancak mütevatir nakil ile hüccet ikamesinden sonra olur.”[90]
İbn Teymiyye rahimehullah bu konuda akide meselelerinde hak olan mezhebe muhalefet ettikleri halde Ehl-i Sünnetin tekfir etmedikleri birçok örnekler zikretmiştir. Nitekim Seleften ve haleften bir topluluk Allah’ın masiyetleri irade etmesini inkar etmişler ve bunun; Allah’ın bundan razı olması, seveceği ve emredeceği manasına geleceğine inanmışlardır.[91]
İbn Teymiyye rahimehullah, seleften âlimlerin hata eden müçtehidi ne usul meselesinde ne de füru meselesinde günahkâr görmediklerini nakletmiştir. Nitekim İbn Hazm ve başkalarından da bunu nakletmiştir. Bu yüzden Ebu Hanife, Şafii ve başkaları heva ehlinin şahitliğini ancak hitabî olarak kabul etmişler, arkalarında namazı sahih görmüşlerdir. Kâfirin ise Müslümanlar aleyhinde şahitliği kabul edilmez, arkalarında namaz kılınmaz. Demişlerdir ki: Bu sahabe, tabiin ve onlara güzellikle uyan din imamlarının meşhur görüşüdür. Onlar hata eden müçtehitlerden hiç kimseyi tekfir etmez, günahkâr görmezler. İster amelî (fıkhî) mesele olsun, ister ilmî (itikadî) mesele olsun ayrım yapmamışlardır.”[92]
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Hakkı talep eden mümin müçtehitlerden kim hata ederse muhakkak ki Allah, kim olursa olsun onun hatasını bağışlar, ister nazarî mesele olsun, ister amelî mesele olsun. İşte bu Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabının ve islam imamlarının cumhurunun görüşüdür.” (Mecmuu’l-Fetava 23/346)
Buna göre: özetle deriz ki: cehaletin, tevilin, ikrahın veya bunun gibi mazeretler hakkında zikrettiğimiz şeyler Allah’tan bir rahmettir. Kendisine meydan okumayı ve emrine muhalefet etmeyi kastetmeyen kullarına bir lütuftur. Bu, aralarında fark olmaksızın itikadi ve fıkhî meseleleri de kapsayan bir rahmettir.
İtikadi ve fıkhi meselelerde ilim ehlinin yaptıkları ayrım ancak öğretim ve ders talimi içindir, hükümler için değildir! İster akide meselelerinde olsun, ister fıkhî meselelerde olsun hata eden eşittir.[93]
Böylece bu meselede “Selefîlik” davası adı altında hata edenlerin kimler olduğunu, bid’at ehlinin yollarına tabi olanların kimler olduğunu anlamış olmalısın. Kendisinden yıllarca istifade ettiğin ve hüsnüzan beslediğin hocan da bu fitneden selamette kalmamış olabilir. Hissî davranarak bu konuda sükût etmeyi “ahde vefa” zannetme! Bilakis Allah’ın rasulüyle gönderdiği rahmete vefasızlık etmekten sakın! Bid’at söylemlerde ve eylemlerde bulunanlarla dostluğa ve yağcılığa devam etme! Allah’tan kork, niyetini samimileştir, hakkı söyle, batıldan uyar, istikamete çağır! Başına geleceklere de sabret! Zira hak ehlinden olmanın şiarı ve şerefi garipliktir, zulme ve iftiralara uğramak peygamberlerin ve onlara uyanların yoludur! Gerçekten Allah katındaki karşılığı mı umuyorsun yoksa insanların elindeki ikbali mi umuyorsun, bu hususlarda imtihan edilmektesin!
Hem hakka taraftar olup hem de insanlar katında izzete kavuşacağın hayalleriyle kendini avutmaya devam etme! İzzet ancak Allah katındadır. Ahiretin izzetlileri, dünyada Allah için zilleti tadanlar içindir. Namazın da bunu göstermiyor mu? En yüksek yerini âlemlerin rabbi için yere yapıştırmadıkça Allah katında yüceliğe ulaşamıyorsun! Şu halde bedenini Allah için zillete buladığın gibi, akidenle, amelinle, sözlerinde en güzel örnek Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in yolunda yürü, bu yolda sana refakat eden var mı yok mu diye sakın bakınma! İyi insanlar iyi atlara bindiler gittiler, itidal ile ilerlersen onlara yetişirsin!




[1] Buhârî (3479) Muslim (2934-35)
[2] İbn Hazm, el-Fasl (3/205)
[3] Mecmuu’l-Fetava (11/409)
[4] Mecmuu’l-Fetava (11/409)
[5] Te’vilu Muhtelifi’l-Hadis (136)
[6] Fadaih ve Nasaih (s.185)
[7] Şerhu Kitabi’t-Tevhid (s.152)
[8] Bkz.: el-Elbani İrvau’l-Galil (7/56) ve ayrıca; bu risalenin sonuna eklediğim: “Allah’tan başkasına secde teklifi ve cehaletin mazeret olması meselesi” adlı risaleme bakınız.
[9] Neylu’l-Evtar (6/210)
[10] Bkz.: Mecmuu’l-Fetava (1/372)
[11] Sahih. İbn Carud el-Munteka (845) İbn Hibban (10/339) Ahmed (6/232) Ebû Dâvûd (4534) İbn Mace (2638)
[12] el-Muhalla (10/410-411)
[13] Tariku’l-Hicreteyn (384)
[14] Mecmuu’l-Fetava (7/110)
[15] Mecmuu’l-Fetava (35/165-166)
[16] Dureru’s-Seniyye (8/244)
[17] Fetava’ş-Şeyh Muhammed b. İbrahim (12/191)
[18] Osman b. Abdisselam Nuh, et-Tariku Li’l-Cemaa
[19] Kavaidu’l-Musla, (92)
[20] Mecmuu’l-Fetava (35/165) Hadis hakkında İbn Hacer Fethu’l-Bari’de (13/16): “İsnadı kavi” dedi. Bkz.: el-Elbani, es-Sahiha (87)
[21] İ’lamu’l-Muvakkiin (4/17)
[22] Buhârî (2695) Muslim (1697)
[23] Tefsiru’l-Kurtubi, (5/267)
[24] Buhârî (5/224) Muslim (1675)
[25] Hasen. İbn Mace (2117) Buhârî Edebu’l-Mufred (783) Ahmed (1/214) el-Elbani rahimehullah hasen dedi: es-Sahiha (139)
[26] Bkz.: Allame el-Elbani, es-Sahiha (1434)
[27] İbn Hazm, el-Fasl Fi’l-Milel ve’l-Ehva ve’n-Nahl (4/105)
[28] Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim (3/28)
[29] Ruhu’l-Meani (15/338)
[30] Advau’l-Beyan (3/439)
[31] Buhârî (7416) Muslim (1499)
[32] Buhârî (4269) Muslim (96)
[33] Buhârî, megazi kitabı, Muslim, İman kitabı
[34] el-Cevabu’s-Sahih (1/309)
[35] el-Muvafakat (3/377)
[36] Siyeru A’lami’n-Nubela (15/88)
[37] Mecmuu’l-Fetava (12/493, 17/308)
[38] Umdetu’l-Kari (19/369)
[39] Sahih. İbn Hibban (1/483) Sahihu’t-Tergib (2775) Sahihu’l-Cami (5545)
[40] Fethu’l-Bari (10/166)
[41] Fethu’l-Bari (12/304)
[42] Bkz.: Osman Abdusselam Nuh, et-Tariku li’l-Cemaa
[43] Fadaih ve Nasaih (s.186)
[44] İbn Hazm, el-Fasl (3/253)
[45] Mecmuu Fetava, İbn Useymin, (2/154)
[46] et-Ta’rif ve’t-Tenbie (s.44)
[47] Şeyh Abdurrazzak Afifi, Fetava (372)
[48] Mecmuu’l-Fetava (20/86)
[49] Fethu’l-Bari (12/292)
[50] Hasen mevkuf. İbn Ebi Şeybe (6/441) İbn Asakir (35/372) Ebu Yusuf, Harac (394) İbn Kesir, Musnedu’l-Faruk’ta (2/457) isnad ceyyid demiştir. İmam Ahmed’in Ömer radıyallahu anh’ın bu sözüyle delil getirmesi hakkında bkz.: Hallal, Ahkamu Ehli’l-Milel (1217)
[51] Aynısını İbn Abdilberr de el-İstizkar’da (32161) söylemiştir.
[52] Fethu’l-Bari (12/282)
[53] Bu konuda Ali radıyallahu anh’den rivayet edilenler için bkz.: İbn Ebi Şeybe (6/441) Beyhaki (8/207)
[54] Es-Sarimu’l-Meslul (s.330)
[55] Mecmuu’l-Fetava (12/466)
[56] Fethu’l-Bari (12/300)
[57] Sahih mevkuf. Ebu Ya’la (4/207) Taberani el-Evsat (Mecmau’l-Bahreyn 162) İbnu’l-Buhteri Musannefat (678) Şeceri Emali (60) el-Esbehani el-Hucce (439) İbn Tahir el-Makdisi el-Hucce (2/596) İbn Hacer el-Metalibu’l-Aliye (2998) Heysemi Mecma’da (1/107): ricali sahihin ricalidir dedi. Hafız İbn Hacer Metalibu’l-Aliye’de sahih demiştir. Ebu Ubeyd, Kitabu’l-İman’da rivayet etmiş, muhakkiki Şeyh el-Elbani rahimehullah (s.98) “İsnadı, Muslim’in şartına göre sahihtir” demiştir.
Benzerini Vehb b. Munebbih, Cabir radıyallahu anhden hasen isnad ile: Haris b. Ebi Usame Musned (35) Mervezi Ta’zimu Kadri’s-Salat (889) İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (2997)
Aynısını Süleyman b. Kays el-Yeşkuri, Cabir radıyallahu anh’den rivayet etmiştir. Isnadı sahihtir: El-Lalekai İtikad (2008)
[58] Sahih. Taberani (1669) Ru’yani (954) el-Muhlisiyyat (1393) İbn Adiy (2/454) El-Esbehani el-Hucce (442)
[59] Sahih. Buhari (391) el-Muhlisiyyat (1825) Ebu Yusuf el-Harac (270)
[60] Hasen mevkuf. El-Esbehani el-Hucce (443) Buhari Tarihu’l-Kebir (7/99) İbnu’l-Mukri Mu’cem (729)
[61] Resailu’ş-Şahsiyye (3/24)
[62] Resailu’ş-şAhsiyye (15/101)
[63] Resailu’ş-Şahsiyye (5/37)
[64] Resailu’ş-Şahsiyye (3/25)
[65] Resailu’ş-Şahsiyye (9/58)
[66] Resailu’ş-Şahsiyye (7/48)
[67] Resailu’ş-Şahsiyye 11/64)
[68] Mecmuatu’r-Resail ve’l-Mesaili’n-Necdiyye (3/4-5)
[69] Dureru’s-Seniyye (1/73)
[70] Burada hatırdan çıkarılmaması gereken bir şey var ki cahil ve ahmak kimselerin ifsada uğramaması için uyaralım: Şeyhulislam Muhammed b. Abdilvehhab veliyyul’l-emr/yönetici idi.
[71] Dureru’s-Seniyye (1/87)
[72] Dureru’s-Seniyye (1/102-104)
[73] Tenbihu Zevi’l-Elbabi’s-Selime An Vukui Fi’l-Elfazi’l-Mubtediati’l-Vahime kitabı ile Tebrietu’ş-Şeyheyni’l-İmameyn Min Tenviri Ehli’l-Kizb ve’l-Meyn (S.120, 122-123)
[74] Dureru’s-Seniyye (3/20-23)
[75] Dureru’s-Seniyye (10/239-240)
[76] Dureru’s-Seniyye (10/273-274)
[77] Ziyau’ş-Şarık (s.372)
[78] Dureru’s-Seniyye (11/317)
[79] Misbahu’z-Zalam (324-325)
[80] Bkz.: el-Cehlu Bimesaili’l-İtikad ve Hukmuhu (s.444)
[81] Abdurrazzak Afifî, Fetava (372)
[82] Bkz.: Şeyh Abdulaziz b. Baz’ın takriziyle, Seyyid b. Saduddin el-Gabaşî; Seatu Rahmeti Rabbu’l-Alemin li’l-Cuhhal (s.50)
[83] Suyuti, Tenzihu’l-Enbiya An Tesfiyhi’l-Agniya (s.60-62)
[84] Minhacu Ehli’l-Hak ve’l-İttiba Fi Muhalefeti Ehli’l-Cehl ve’l-İbtida (s.85)
[85] Beyhaki, (8/245) Abdurrazzak (7/394)
[86] Muslim bu manada rivayet etmiştir. Ayrıca Ebu Davud ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Bkz.: Fıkhu’s-Sunne (3/115-116)
[87] Kurtubi Tefsiri (6/144)
[88] Minhâcu’s-Sunne (5/88)
[89] Minhacu’s-Sunne (5/239-240)
[90] Mecmuu’l-Fetava (12/492-493)
[91] Bkz.: Mecmuu’l-Fetava (20/33-36)
[92] Minhacu’s-Sunne (5/87)
[93] Et-Tekfir ve Davabituhu (s.71-73)