İttbâ Tevhîdi

İTTİBA TEVHİDİ
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Hakkında ihtilâf ettiğiniz şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte benim rabbim Allah budur, O’na tevekkül ettim ve dönüşüm de O’nadır.” (Şura 10) Allah Teâlâ’nın bizi Nebisi sallallahu aleyhi ve sellem’in sözüne döndürdüğünü görüyoruz. Tevhidi ikrar etmiş bir Müslümanın çekişme anında Kur’an ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen bir haberden başka bir şeye müracaat edeceği ve bu ikisinde bulunmayan bir şey getireceği işitilmemiştir. Eğer hüccet ikamesinden sonra bunu yaparsa o fâsıktır. Fakat kitap ve sünnetin emirlerinin dışına çıkıp bu ikisinden başkasına itaat edilebileceğini helal sayarsa o bir kâfirdir. Bize göre bunda hiçbir şüphe yoktur.
Nitekim İshâk b. Rahuye şöyle derdi: “Kendisine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir haber ulaşıp da onun sahih olduğunu kabul eden, sonra takiyye yapmadan onu reddeden kimse bir kâfirdir.”
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak geldiğini kabul ettiği bir rivâyetin aksine göre hareketi helâl sayanı tekfir etmemizde hüccet getirdiğimiz delil, Allah Teâlâ’nın Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şu ayetidir: Fakat hayır; Rabbine yeminler olsun ki onlar, aralarında çekiştikleri şeyler hakkında seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet göstermedikçe îmân etmiş olmazlar” (Nisa 65)
Aklı olana, sakınana, Allah’a ve âhiret gününe iman edene; bu ahdin Rabbi Teâlâ tarafından kendisinden alınmış bir ahit olduğuna ve Allah Azze ve Celle’nin kendisine tavsiyesi olduğuna kesin olarak inanması için yeterlidir. İnsan nefsini kontrol etsin, eğer nefsinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den kendisine sahih olarak ulaşan, O’nun hüküm verdiği her habere karşı sıkıntı duyuyorsa ya da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelenlere karşı nefsi teslim olmamışsa, nefsi falan ve filanın sözüne veya kıyasına ya da istihsânına meylediyorsa veya çekiştiği konularda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den başka birine muhakeme oluyorsa bilsin ki o mü’min değildir. Allah Teâlâ bunu yemin ederek söylemiştir. Allah Teâlâ doğruyu söyleyendir. Bu kimse mü’min olmadığına göre, o bir kâfirdir. Üçüncü bir kısma yol yoktur. 
Taklid eden veya Mâlik’e, Ebû Hanîfe’ye, Şâfii’ye, Sufyân’a, el-Evzâi’ye, Ahmed (b. Hanbel)’e, Dâvûd (ez-Zâhirî)ye – Allah onlardan razı olsun – tâbî olan herkes bilsin ki, bu imamlar dünyada, ahirette ve şahitliklerin yapılacağı günde kendisinden berîdirler.
Allah’ım! Sen biliyorsun ki, aramızda geçen hiçbir şeyde, çekiştiğimiz hiçbir konuda, hükmünde ihtilâf ettiğimiz hiçbir hususta Senin kelâmın ve peygamberinin – aleyhi's-salâtu ves-selâm - kelamından başkasına muhakeme olmayız. Yeryüzündeki herkes bize öfkelense de, bize muhâlefet etseler, gruplaşarak harp etseler de Peygamberinin hükmettiği hiçbir şeyde nefislerimizde sıkıntı duymayız. Bizler buna gönülden teslim olanlarız. Tereddüt etmeden o hükme koşarız. Buna muhalefet eden herkes isyânkârlardır. Bunun senin katında hata olduğuna kesinlikle iman ederiz. Ben senin katındaki doğruya isabet edenim. Allah’ım! Bizi bunda sabit kıl, buna muhalif kılma! Allah’ım! Senden çocuklarımızla beraber bizi ve Müslüman kardeşlerimizi de karşılık yurduna ulaşmamıza kadar bu yola sıkı sarılanlardan kılmanı dilerim. Âmin ey merhametlilerin en merhametlisi!”[1]
Buna göre bizim Allah’tan başkasına ibadet etmemiz caiz olmadığı gibi Allah’a Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden başkasıyla ibadet etmemiz de caiz değildir. Allah’ı ibadette birlediğimiz gibi aynı şekilde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i de tâbî olmada birlememiz gerekir. Zira teşrî’de O’ndan başkasına tâbî olunamaz. Ne bir imâma, ne bir mezhebe, ne bir görüşe ya da kıyasa veya bunun benzerlerine tabi olup da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünü terk edemeyiz. Ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in namaz kıldığı gibi namaz kılar, orucumuzu O’nun tuttuğu gibi tutar, zekâtımızı O’nun verdiği gibi verir, haccımızı O’nun yaptığı gibi yaparız. Dini akıllardan, görüşlerden ve fikirlerden almayız. İbadette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnet kılmadığı hiçbir şeyi istihsânda bulunmayız (güzel görmeyiz)
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in usul, füru, zahir, batın, ilim, amel gibi dinin tamamını beyan ettiğine inanmak, İslam’da bilinmesi zorunlu olan meselelerden biridir.[2]
İttibâda Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetin tek kabul edilmesi ve onun dışındaki sözlerin, görüşlerin terk edilmesi tevhidin türlerinden bir türdür.
İbnu’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “(Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem)e karşı edebin başı şunlardır: Tam anlamıyla ona teslim olmak, emrine boyun eğmek, aklî denilen bâtıl hayallerle itiraz etmeksizin verdiği haberi kabul ve tasdik ederek karşılamak, bu haberler hakkında şüphe ve kuşkuya düşmemek, kişilerin görüşlerini ve zihinlerin süprüntülerini onun önüne geçirmemek, nasıl ki O’nu gönderen Allah Subhanehu Teâlâ; ibadet, huşu, zillet, tevbe ve tevekkülde birleniyorsa, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i de hükmü kabul etmede, teslimiyette, boyun eğmede ve itaatte birlemektir. İşte bu iki tevhiddir. Kulun Allah’ın azabından kurtulması ancak bu ikisiyle mümkündür. Birisi rasulü gönderenin tevhidi/birlenmesi, diğeri de rasule uyma tevhididir.”[3]
 “Tevhidu’l-ittibâ ki bununla kastedilen, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmanın gerçekleştirilmesidir. İttibâ tevhidi; muhakeme olma ve teslim olmada rasulün birlenmesidir. Durum böyle olduğuna göre Allah’ın indirdiği ile hükmetmek ittibâ tevhididir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Fakat hayır; Rabbine yeminler olsun ki onlar, aralarında çekiştikleri şeyler hakkında seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet göstermedikçe îman etmiş olmazlar.” (Nisa 65) [4]
“İttibâ tevhidi; Allah’a Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelenlerden başkasıyla ibadet etmemektir."[5]
“Nebevi sünnetin Kur’an-ı Kerim ile alakası, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletine şahitliğin, Allah Azze ve Celle’nin tevhidine şahitlikle olan alakası gibidir. zira birinci şehadete Allah Azze ve Celle’nin uluhiyetinde, rububiyetinde ve isim ve sıfatlarında tevhidi denilirken, ikinci şehadete: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ittibada tevhid denilir.”[6]
Dini zaruretlerden biri de, dinin sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den alınacağını bilmektir. Bu nedenle Ehl-i Sünnetin yolu, sahih nastan dönmemek, akla aykırılık iddiasıyla ve birilerinin sözü ile nassa muhalefet etmemektir.
Buhari rahimehullah şöyle dedi: “Humeydî’nin şöyle dediğini işittim: “Şafiî rahimehullah’ın yanındaydık. Adamın biri gelip bir mesele sordu. İmam: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle hüküm verdi” dedi. Adam: “Peki sen ne dersin?” deyince Şafiî kızarak: “Subhanallah! Beni kilisede mi görüyorsun? Beni havrada mı görüyorsun? Beni zünnar takanların arasında mı görüyorsun? Ben sana Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hüküm verdi diyorum, sen: “Sen ne dersin?” diyorsun” dedi.[7]
Seleften buna benzer birçok söz gelmiştir. Çünkü bu tavır, ibadeti Allah’a has kılmanın bir gereğidir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: “Allah ve rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve rasulüne karşı gelirse apaçık sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab 36)
İmam Şafii şöyle der: “Kendisine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti açıklanan kişinin, bir başkasının sözüne uymasının caiz olmadığı konusunda âlimler icma etmişlerdir.”[8]
İmamlar bid’at yoluna değil, ittiba yoluna tabî oldular. Onlar kendilerine örnek ve lider olarak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i seçtiler. Bir kul Allah’ın azabından ancak şu iki şey ile kurtulabilir: Allah’ı birlemek ve gönderdiği elçiye uymak.
Müslüman, Allah ve rasulünün hükmünden başka hüküm kabul etmez. Allah ve rasulünün emir ve haberlerini uygulamak ve tasdik etmek için şeyhinden, imamından veya büyük kabul ettiği kimselerden izin almaya gerek görmez. Şeyhinin veya imamının sözlerine uymayan nasları te’vil ve tahrif etmeye kalkışmaz. Kulun, rabbinin huzuruna – şirk hariç – tüm günahlarla gitmesi, böyle bir şeyle gitmesinden hayırlıdır.
Müslümana düşen, sahih bir hadis duyar duymaz, onu sanki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dilinden dinliyormuş gibi hemen gereğini yerine getirmektir. Yoksa başkalarının görüşlerine uygun düşmüyor diye bu nasları tevil etmek değil! Bilakis başkalarının sözleri naslara uymadığı zaman reddedilmelidir. Makul (akla uygun) denilen bir hayal için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü terk edilemez. O’nun sallallahu aleyhi ve sellem sözleri, kim olursa olsun, hiç kimsenin tasdiğine tâbi tutulamaz. Vacip olan, haber verdiği şeyleri tasdik ederek, emrettiklerine uyarak, yasaklarından sakınarak ve Allah’a O’nun gibi ibadet ederek tam anlamıyla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e teslim olmaktır. Nasıl ki la ilahe illallah şehadetinin gereği Allah’ı rububiyeti, uluhiyeti, isim ve sıfatlarında birlemek ise, Muhammedun Rasulullah şehadetinin gereği de budur. [9]
İşte Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ittiba ve teslim olmanın en mükemmel şekli budur. Ki kendilerine uyulan İslam imamlarının Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e uymadaki halleri böyle idi. Allah’ın onlara ikram ettiği en büyük nimetlerden birisi de Kitap ve sünnete sarılmalarıdır. Sahabe ve ihsan üzere onlara tabi olanların üzerinde ittifak ettikleri temel usulden biri de re’y, zevk, akli gerekçeler, kıyas vs. hangi nedenle olursa olsun, Kur’ân’a ve sünnete aykırı hiçbir görüşü kabul etmemektir. Onlar kesin deliller ve kat’î ayetlerle yakinen biliyorlardı ki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hak din ve hidayet ile gelmiştir. Kur’ân en doğru yola iletmektedir.[10]

İttiba Tevhidinin Gerçekleştirilmesi

Rasûlüllâh r risâletine inanmak iman esaslarının en büyüklerindendir. Kim buna inanmazsa imanı geçerli olmaz. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Kim Allah’a ve rasûlüne (Muhammed’e) inanmazsa, muhakkak ki biz kâfirler için ateşi çokça alevli bir Cehennem hazırladık.’ (Fetih, 48/13)
Rasûlüllâh r şöyle buyurmuştur: ‘Ben insanlarla Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi ibadet edilecek bir ilah olmadığına ve Benim Allah’ın (kullarına gönderdiği) elçisi olduğuma şahadet edinceye kadar savaşmakla emrolundum.’[11]
Rasûlüllâh r’e şu hususlarda iman edilmedikçe gerçekten iman edilmiş olmaz:
Birincisi: Rasûlüllâh r tam olarak tanınması gerekir. O’nun kim olduğu ve siyreti (hayat yaşantısı) iyice bilinmelidir. O, Haşim oğlu Abdulmuttalib oğlu Abdullah ve onun oğlu Muhammed’dir. Haşim, Kureyş kabilesindendir. Kureyş kabilesi ise Araplardandır ve bu kabile İbrâhim aleyhi's-selâm’ın oğlu İsmail aleyhi's-selâm’ın soyundandır. Rasûlüllâh r atmış üç yıl yaşamıştır. O’nun kırk yılı nübüvvet gelmeden önce yirmi üç yılı ise nübüvvet geldikten sonradır.
İkincisi: Rasûlüllâh r’in her haber verdiği doğrulanmalı, her yasakladığı şeyden kaçınmalı ve her emrettiği ise yerine getirilmelidir. Allah’a onun gösterdiğinden başka bir şeyle ibadet edilmemelidir.
Üçüncüsü: O’nun insanlar ve cinlere rasûl olarak gönderildiğine kimsenin ona tâbî olmaktan başka bir yolu olmadığına inanmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize gönderilen Allah’ın Rasûlüyüm.’ (A’râf, 7/158)
Dördüncüsü: Getirmiş olduğu dine inanmaktır. O en son Nebî ve Nebîlerin de en üstün olanıdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Fakat (O) Allah’ın Rasûlüdür ve nebîlerin sonuncusudur. (Ahzâb, 33/40)
Rasûlüllâh r Rahmân olan Allah’ın insanlar içinden seçtiği dostudur. Bütün Âdemoğlunun efendisidir. En büyük şefaatin ve kıyamet günü insanların su içecekleri havuzun sahibidir. O’nun ümmeti en hayırlı ümmettir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Siz insanlar(ın iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.’ (Ãl-i ‘İmrân, 110)
Cennet ehlinin çoğunluğu Rasûlüllâh r’in ümmetinden olacaktır. Ve onun getirdiği din, önceki dinleri iptal etmiş ve hükümlerini kaldırmıştır.
Beşincisi: Allah onu en büyük mucize ile kuvvetlendirmiş ve desteklemiştir. O mucizesi, bozulma ve değiştirilmeden korunmuş, Allah’ın kelamı Kur’ân’dır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, (bu konuda) birbirlerine yardım da etseler gene de O’nun bir benzerini getiremezler.’ (İsrâ, 17/88) Ve şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki zikri (Kur’ân ve Sünnet’i) biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz.’ (Hicr, 15/9)
Altıncısı: Rasûlüllâh r‘in dini tebliğ ettiğine, Allah’ın ona emanet olarak verdiği dini, sahibi olan insanlığa ulaştırdığına, ümmete nasihatte bulunduğuna, nerde bir hayır varsa, ümmetini ona doğru yönlendirdiğine ve nerede bir şer varsa o şerden de ümmetini sakındırdığına inanmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Müminler!) Size kendi içinizden, sıkıntıya düşmeniz kendisine ağır gelen, size düşkün, müminlere karşı çokça müşfik ve merhametli bir Rasûl gelmiştir. (Tevbe, 9/128)
Rasûlüllâh r şöyle buyurmuştur: ‘Benden önce herhangi bir ümmete gönderilen hiçbir nebî yoktur ki ümmetini onlar için hayır bildiği her şeye yöneltmesin, ona delalet etmesin ve onlar için şer bildiği şeylerden de sakındırmasın.’[12]
Yedincisi: Kul onun sevgisini kendi nefsinden vd. bütün mahlukattan daha üstün tutmalıdır. Ona saygı ve hürmet göstermek, kadrini yüceltmek ve emirlerini yerine getirmek gerekir. Bu Allah’ın Kitâb’ında zikrettiği rasûlün insanlar üzerindeki hakkıdır. Rasûlüllâh r’i sevmek Allah’ı sevmek gibidir. O’na itaat etmek Allah’a itaat etmek gibidir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Deki: Eğer Siz Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah’ta Sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çokça mağfiret ve rahmet edendir. (Ãl-i ‘İmrân, 3/31)
Rasûlüllâh r şöyle buyurmuştur: ‘Ben içinizden birine, çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça, gerçekten iman etmiş olamaz.’[13]
Sekizincisi: Ona çokça salât ve selâm getirmek gereklidir. Gerçekten cimri olan kişi onun ismi anıldığında salât selâm getiremeyendir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Allah ve melekleri Nebî’sini överler ve onun için dua ederler. (salât ve selâm getirirler). Ey iman edenler! Sizde onun için dua edin (salât ve selâm getirin).’ (Ahzâb, 33/56)
Ve Rasûlüllâh r şöyle buyurmuştur: ‘Kim bana bir kere salâvat getirirse Allah’ta ona on defa salavat getirir (adını rahmetle anar ve övgü ile bahseder).’[14]
Kulun bazı yerlerde salavat getirmesi daha gerekli olur. Namazda teşehhüde oturduğunda, kunut duasında, cenaze namazında, Cuma hutbesinde, ezandan sonra, mescide giriş ve çıkış esnasında ve Rasûlüllâh r’in adı zikredildiğinde salât ve selâm getirmek gerekir.
Dokuzuncusu: Rasûlüllâh r vd. nebîler, Allah’ın katında diridirler. Fakat onların hayatı, bizim şu hayatımıza benzemez. Onların bu hayatları, ölü olma sıfatını üzerlerinden kaldırıcı değildir. Biz Onların hayatlarının keyfiyetini bilemeyiz.
Rasûlüllâh r şöyle buyurmuştur: ‘Allah yeryüzüne, (toprağa) Nebîlerin cesetlerini yemeyi yasak etmiştir.’[15] Ve şöyle buyurmuştur: ‘Hangi Müslüman bana selâm gönderirse, muhakkak ki Allah onun selâmına karşılık vermem için ruhumu bana geri verir.’[16]
Onuncusu: Rasûlüllâh r saygıdan dolayı yanında ses yükseltilmediği gibi ona kabrinde selâm verirken de ses yükseltilmez. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Ey iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesi üzerine yükseltmeyin. Farkına varmadan amellerinizin boşa gitmemesi için, birbirinize karşı bağırarak konuştuğunuz gibi Nebî’ye karşı da bağırarak konuşmayın. (Hucurat, 49/2)
On birincisi: Onun dostlarını, aile efradını ve hanımlarını sevmemiz bir kusur göstermeyip haklarını korumamız, onlara küfür etmekten, sövmekten, haklarında küçük düşürücü konuşmaktan ve taan (eleştiri ve tenkit) etmekten kaçınmalı uzak durmalıyız. Çünkü Allah onlardan razı olmuştur. Onları Rasûlüllâh r‘e dost ve arkadaş kılmış ve ümmetine de onları dost edinmeyi vacip kılmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Muhacirler’den ve Ensâr’dan (İslâm yolunda) yarışanların öncüleri ile onlara güzellikle tâbî olanlardan Allah hoşnut olmuştur. Onlarda Allah’tan hoşnut olmuşturlar. (Tevbe, 9/100)
Rasûlüllâh r şöyle buyurmuştur:Benim arkadaşlarıma ve dostlarıma sövmeyin. İçinizden biriniz Uhud Dağı kadar altın infak etse bile bu infakınız onların bir avuç ya da yarısı kadar infakına ulaşmaz (ecir yönü ile eşdeğerde olmaz).’[17]
Allah U, sahâbelerin ölümünden sonra gelen Müslümanları, onlar hakkında dua ve istiğfar etmeye teşvik etmiş ve onlar hakkında kalplerinde haset oluşmaması için Allah’a niyazda (dua etmede) bulunmalarını istemiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Onlardan sonra gelenler de derler ki Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla, iman edenlere karşı kalplerimizde bir hasetlik yaratma. Rabbimiz şüphe yoktur ki sen çok merhametlisin ve çok şefkatlisin.’ (Haşr, 59/10)
On ikincisi: Rasûlüllâh r hakkında aşırıya gitmemektir. Çünkü bu ona yapılacak en büyük eziyettir. O, ümmetini kendisini övmede methetmede aşırıya gitmemeleri, Allah’ın O’na bahşettiği şeylerin dışında, Allah’a ait sıfatların ona verilmemesi için uyarmıştır.
Rasûlüllâh r şöyle buyurmuştur. ‘Muhakkak ki ben sadece bir kulum. Bana Allah’ın kulu ve elçisi deyin ve beni hakkım olan yerden daha yükseklere çıkarmayın.’[18] Ve şöyle buyurmuştur: ‘Beni Hıristiyanların İbn Meryem’i (‘Îsâ aleyhi's-selâm’ı) övmekle aşırıya gittikleri gibi methetmekte aşırıya gitmeyin.’[19]
Rasûlüllâh r‘e dua edip ondan hacetlerini talep etmek, yardım istemek, onun için adak adamak, kurban kesmek ve kabrinin çevresinde tavaf etmek caiz değildir. Bunların hepsi şirktir. Yüce Allah bu ibadetlerin kendisinden başkası için yapılmasını yasaklamıştır. Öyle de Rasûlüllâh r’e saygısızlıkta bulunmak, derecesini hafife almak, hakkında kötü konuşmak ve dalga geçmek küfürdür, dinden çıkmaktır ve Allah’ı inkâr etmek demektir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) De ki: Siz Allah ile ayetleri ile ve Rasûlü ile mi dalga geçiyordunuz. Kendiniz için bir özür aramayın. Artık iman ettikten sonra küfre girdiniz.’ (Tevbe, 9/65-66)
Rasûlüllâh r‘e duyulacak gerçek sevgi; ona gerçek manada tabi olmak, onu tam bir şekilde örnek almak ile belli olur. Bu sevgi kişiyi onun getirdiğine aykırı şeyleri terk etmeye sevk eder. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: De ki: ‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız. Bana tabi olun ki Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çokça mağfiret eden ve rahmet edendir.’ (Ãl-i ‘İmrân, 3/31)
Rasûlüllâh r’i yüceltmede aşırıya gidilmez ya da onda kusurlar aranarak derecesi düşürülmeye çalışılmaz, ona ilahlık özelliklerinden herhangi birisi verilmez ve saygıda kusur edilmez. Bunların hiçbiri caiz değildir. Onu sevmek ancak O’nun getirdiğine tam manası ile tabi olup, yaşamakla ve gittiği yoldan gitmek, onun şahsiyetini örnek almakla olur.
On üçüncüsü: Rasûlüllâh r’e imân ancak onu doğrulayıp ve getirdiği ile amel etmek ile gerçekleşir. O’na itaat eden Allah’a itaat etmiş gibidir, O’na isyan eden de Allah’a isyan etmiş gibi olur. Onu doğrulayıp ancak O’na ittiba etmekle hakiki iman gerçekleşmiş olur.

Hükümlerde Kitap ve Sünnete Başvurulması Zorunludur

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir."(Nisa 59)
İmam Şafii rahimehullah, "Allah'a ve rasule götürün" kavli hakkında;  "Yani Allah'ın ve Rasulün sözlerine götürün demektir" dedi.[20]
 Oysa aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamberine davet olunan mü'minlerin sözü ise, “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte felaha erenler de bunlardır.” (Nur 51)
 Rabbınızdan size indirilene uyun; O'nun dışındakileri dostlar edinip de onlara uymayın” (A’raf 3)
 Ey îman edenler! Allah'ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin” (Hucurât 1)
Öyle ise Allah`a ve ümmî Peygamber olan Resûlüne -ki o, Allah'a ve onun sözlerine inanır - iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız.” (Araf 158)
(Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.(Al-i İmran 31)
Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun” (Enfal 24)
Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr 7)
İbni Mesud radıyallahu anh’den; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize bir çizgi çizdi ve buyurdu ki; “İşte Allah’ın yolu” sonra bu çizginin sağına ve soluna da çizgiler çizerek buyurdu ki; “İşte bu yollardan her birinin üzerinde şeytan vardır ve kendisine çağırır.” Sonra şu ayeti okudu; “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.” (En’am 153)[21]
İrbaz radıyallahu anh dedi ki; “Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bize sabah namazını kıldırdı. Sonra bize döndü ve gözleri yaşartan, kalpleri ürperten etkili bir vaaz etti. Birisi dedi ki; “Ey Allah’ın Rasulü! Sanki bu vaaz, veda eden bir kimsenin öğütleridir. Bizlere ne ahdediyorsunuz.?”  Buyurdu ki; “Size Allah’tan korkmanızı, Habeşi bir köle olsa dahi (idarecinizi) dinleyip itaat etmenizi vasiyet ederim. Sizden kim Benden sonra yaşarsa birçok ihtilaflar görecektir. Bu yüzden sünnetime ve hidayete erdirilmiş raşid halifelerin sünnetine sarılmanız gereklidir. Ona azı dişlerinizle ısırır gibi sarılıp, bırakmayın, sizleri sonradan ortaya çıkmış işlerden sakındırırım. Şüphesiz her sonradan icad edilmiş şey bid’attir. Her bid’at de sapıklıktır.”[22]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Sizi bıraktığımda beni rahat bırakın. Zira sizden öncekiler çok soru sormaları ve peygamberlerine çok muhalefet etmeleri yüzünden helak oldu. Size bir şey yasakladığımda ondan uzak durun ve bir şey emrettiğimde de gücünüz yettiğince onu yapın[23]

Delil İle Amel Etme Zorunluluğu

Allah Azze ve Celle delil ile hareket etmeyi farz kılmıştır: “Helak olacak kişi apaçık bir delille helak olsun, yaşayacak olan kişi de keza apaçık bir delille yaşasın…” (Enfal 42)
İnsanlar arasında adaletle hükmet; hevana tabi olma; aksi halde Allah'ın yolundan seni saptırır. Allah'ın yolundan sapanlara ise, hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azâb vardır.” (Sad 26)
 Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” (Necm 23)
Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” (Necm 28)
Ve dediler ki: Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar? Hayır! "Sadece, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz" derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi. Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din) den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)? deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz.” (Zuhruf 20-24)
Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170)
Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e de itaat etseydik! derler. Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler” (Ahzab 66-67)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden Ehl-i Kitab’dan bir cemaat ve Ehl-i Liben helak olacak!” Bunların kimler olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “Ehli Kitab; Allah’ın Kitabını öğrenip onu Allah’ın indirdiğinden başkasıyla tevil ederek Müslümanların alimleri ile mücadele edecek, Ehli Liben(avam halk) ise şehvetlerine uyup cemaati terk edecek ve bedevileşeceklerdir.[24]
Ebu Hureyre, Enes, Amr b. Avf el-Muzenî, Urve ve ayrıca İbni Abbas radıyallahu anhum'den gelen rivayetlerde Allah rasulü Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur; Ey insanlar! Size, onlara yapıştığınız takdirde asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum; Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.”[25]
İbn Amr radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allah ilmi insanlardan çekip almaz. Lakin ilmin alınması, âlimlerin alınmasıyla olur. Bir âlim kalmayınca insanlar cahil önderler edinirler, onlara sorarlar, onlar da ilimsiz olarak fetva verirler, hem kendileri sapar hem de halkı saptırırlar.”[26]
 “(Ey Muhammed!) Sonra sana dinden yeni bir şeriat verdik. Ona uy. Bilmeyenlerin heveslerine uyma. Zira onlar, Allah'tan gelecek bir şeyi senden asla savamazlar. Zâlimler birbirlerinin dostudurlar; Allah ise, sakınanların dostudur.” (Casiye 18, 19)
 Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” (Necm 23)
Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” (Necm 28) Bu ayetlerden anlıyoruz ki Allah Azze ve Celle’nin insana bildirdikleri dışında insanın hakikatte bir bilgisi yoktur. O halde delil karşısında hiç kimse görüşüyle veya başka bir şey ile muhalefet edemez. Bilakis herkes delile tabi olmak, her meselesini, her kaidesini delil üzere bina etmek zorundadır.
Allah Azze ve Celle, delile tabi olmayan ve taklid edenlerin durumlarını şöyle bildiriyor: Ve dediler ki: Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar? Hayır! "Sadece, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz" derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi. Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din) den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)? deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz.” (Zuhruf 20-24)
 Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170)
Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e de itaat etseydik! derler. Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler” (Ahzab 66-67)
Size bu kadar açık deliller geldikten sonra, yine de hak yoldan saparsanız, bilin ki Allah, Azîz'dir, Hakîm'dir” (Bakara 209)
Muhakkak ki bunlar, Allah’ın Kitâb’ında ve Sahih Sünnet’te taklidi kınayan delillerden bazılarıdır. Bu iki kaynağı en güzel anlayıp hayatlarına geçiren sahâbeler de y taklidi kınamışlardır. Bu konuda birkaç örnek vermek gerekirse:
İbn Mes’ûd t dedi ki: ‘Sizden biriniz dininde bir kimseyi taklit etmesin! Zira o iman etmişse iman etmiş, küfretmişse küfretmiş olur. İlle de birine uyacaksanız ölmüş olan sahâbelere uyunuz. Zira hayatta olanın fitneye düşmesinden emin olunamaz.’[27]
Mu’âz b. Cebel t da dedi ki: ‘Şu üç şeyden sakının! Âlimin sürçmesi, münafığın Kur’ân ile (Kur’ân’ı alet ederek) mücadelesi ve boyunlarınızı koparan dünya. Âlimin sürçmesine gelince; hidâyet üzere olsa bile onu dininizde taklit etmeyin! Lakin ondan ümidinizi de kesmeyin. Münafığın Kur’ân ile mücadelesine gelince, şüphesiz Kur’ân, yolu aydınlatan bir fener gibidir. Bildiğinizi alın, bilmediğinizi alimine havale edin. Boyunlarınızı koparan dünyaya gelince, Allah kimin kalbini zengin kılmışsa işte gerçek zengin odur!’[28]
İbn ‘Abbâs t da şöyle demiştir: “‘Hataları olan alime tabi olana yazıklar olsun.’ Oradakiler: ‘Bu nasıl olur?’ deyince o şöyle cevap verdi: ‘Bir alim kendi görüşüne göre bir şey söyler. Sonra Rasûlüllâh r‘den gelen ilim ona ulaşınca hatalı olan görüşünden döner. Fakat kişi hala bu âlimin hatalı görüşünü taklit etmeye devam eder. işte böyle kimselere yazıklar olsun.’”[29]

Uyulacak Delilin Sahih Olması Şartı

Şüphesiz sahih hadisler ilim (kesin bilgi) ifade ederken, zayıf hadisler zan dahi ifade etmez. Allah Azze ve Celle zanna tabi olmayı yasaklamıştır: “Onlar sadece zanna tabi olurlar ve onlar sadece yalan söylerler” (En’am 116)
Şüphesiz zan haktan hiçbir şey ifade etmez” (Yunus 36)
Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri (delilleri) yoktur. Onlar sadece zanna tabi oluyorlar.” (Necm 28)
Bilmediğin bir şeyin ardına düşme” (İsra 36)
Bir kimse, herhangi bir meselede zayıf hadise dayanıyorsa, o kimse aslında bilmediği bir şeye dayanıyor demektir. Çünkü zayıf hadis ilim ifade etmez. Zayıf hadis isnadında veya metninde bir problemden dolayı Allah rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e nispet edilmesi çok düşük bir ihtimal olan hadistir. Yani bu kesin ilim değildir, zayıftır. O yüzden Allah Azze ve Celle’nin: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü göz kulak bunlardan hep mesuldür” ayetiyle muhataptır. İnsan bunlardan sorgulanacaktır. Şüphesiz ki zayıf hadisle amel eden, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olduğunu bilemedeği şeyin ardına düşmektedir.
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel dedi ki: “Babama; içinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den, sahabeden ve tabiinden rivayetler bulunan bir kitabı, sahihini zayıfını ayırt edemeyecek kimsenin okuyup dilediğini seçmesi, onunla amel etmesi ve fetva vermesi caiz midir?” diye sordum. “İlim ehlinden sahih olanını sormadıkça amel edemez” dedi.[30]
İmam Muslim, şöyle demiştir: “Allah sana rahmet etsin, bil ki, hadis sanatı ve sebebini bilmek, sahihini sahih olmayandan ayırmak hadis ehline özeldir. Zira onlar insanların rivayetlerini ezberlemiş olup, onu başkalarından daha iyi tanırlar. Zira dinlerini dayandırdıkları asıl; Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanından bu asra gelinceye kadar asırdan asıra nakledilen sünnetler ve eserlerdir.”[31]
İbn Receb, şöyle demiştir: “İmamlar ve hadis ehlinin fakihleri, nerede olursa olsun sahih hadise tabi olurlar.”[32]
Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Şeriatta sahih ve hasen olmayan zayıf hadislere dayanmak caiz değildir.”[33]
Hafız İbn Hacer, şöyle demiştir: “Hadisin hükümler hakkında olmasıyla faziletler hakkında olması arasında fark yoktur. Zira bunların her biri dindir.”[34]

Selefin Hadise Tabi Olup Görüşlerinden Vazgeçmeleri

Ebu Bekr radıyallahu anh, ifk hadisesinde kızı Aişe radıyallahu anha hakkındaki sözlerinden dolayı Mistah b. Usase’ye yaptığı infakı artık yapmayacağına yemin etmişti. Allah Teâla’nın: İçinizden fazilet ve servet sahipleri, yakınlarına, düşkünlere, Allah yolunda hicret edenlere vermemek hususunda yemin etmesinler; fakat affetsinler, geçsinler.” (Nur 22) ayeti nazil olunca Ebu Bekr radıyallahu anh şöyle dedi: “Vallahi ona yardımı artık asla geri çekmeyeceğim.”[35]
Sa‘îd b. el-Museyyeb şöyle demektedir: “Ömer radıyallahu anh insanlar arasında ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ey insanlar! Dikkat edin! Muhakkak ki re’y ashabı Sünnet’in düşmanlarıdır. Hadisleri ezberlemekten aciz kalırlar. Onlardan birine insanlar sorduğu zaman bilmiyorum demekten utanırlar ve şahsi görüşleriyle Sünnet’e karşı inat ederler. Böylece hem saparlar hem de birçoklarını saptırırlar. Ömer’in nefsi elinde olana yemin olsun ki Allah, dinini şahsi görüşlere ihtiyaçsız bırakmadıkça Nebîsinin ruhunu almamış ve vahyi kaldırmamıştır. Şayet din re’y ile alınacak olsaydı mestlerin üstünü değil, altını mesh etmek daha layık olurdu. Bu kimselerden sakının ve sakındırın!”[36]
İbn Abbâs radıyallahu anhuma insanlara hacda temettû yapmalarını emredince, birisi itiraz ederek şöyle dedi: “Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahu anhuma) temettu haccından yasaklıyorlardı.” Bunun üzerine İbn Abbas radıyallahu anhuma: “Görüyorum ki, helak olacaklar. Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi diyorum, o ise Ebû Bekir ve Ömer yasakladı diyor!”[37]
İbn Ömer radıyallahu anhuma insanlara temettû haccını emrederdi. Bazı insanlar Ömer radıyallahu anh’ın uygulamasını öne sürerek itirazı çoğaltınca İbn Ömer radıyallahu anhuma onlara şöyle dedi: “Allah’ın kitabı mı uyulmaya daha layık yoksa Ömer mi?”[38]
Sâlim b. Abdillah b. Ömer diyor ki: “Mescidde İbn Ömer t ile otururken Şamlılardan bir adam geldi ve ona hac zamanına kadar umreden faydalanmayı sordu? İbn Ömer t dedi ki: ‘Bu güzel bir şeydir.’ Adam dedi ki: ‘Ancak baban bunu yasaklıyordu.’ Adama şöyle dedi: ‘Yazıklar olsun sana! Rasûlullah Rasûlüllâh r bunu yapmışken babam bunu yasaklasa, sen kimin Rasûlüllâh r’in emrine mi, babamın yasağına mı uyarsın? Dedi ki: ‘Rasûlüllâh r’in emrine uyarım.’ İbn Ömer t, Adama dedi ki: ‘Haydi kalk, git.’”[39]
İbn Abbâs radıyallahu anhuma parmakların diyeti hakkında: “Parmakların diyeti onar onardır” dedi. Mervân b. El-Hakem ona birini göndererek: “Parmaklar hakkında onar onar diyete mi fetva veriyorsun? Hâlbuki sana Ömer radıyallahu anh’ın parmakların diyeti hakkında senin sözünün aksine fetvası ulaşmıştır” dedi. Bunun üzerine İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle dedi: “Allah Ömer’e rahmet etsin. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü, Ömer radıyallahu anh’ın sözünden uyulmaya daha layıktır.”[40]
Ebû Seleme, Ebû Hureyre radıyallahu anh’den, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakletti: “Peynir artığı olsa bile, ateşin dokunduğu şeylerden dolayı abdest almak gerekir.” İbn Abbas radıyallahu anhuma ona: “Ey Ebû Hureyre! Yağdan dolayı ve ısıtılmış sudan dolayı abdest mi alalım?” dedi. Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: “Ey kardeşimin oğlu! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir hadis işittiğin zaman ona misal getirme!”[41]

İmamların Sözleri

Ebû Hanîfe şöyle dedi: “Hadis sahih ise benim mezhebim de odur”[42]
Yine şöyle demiştir: “Hiç kimsenin nereden aldığımızı bilmeden bizim görüşümüzü kabul etmesi helal değildir.”[43]
Malik şöyle demiştir: “Ben sadece bir insanım. Hata da ederim, isabet de ederim. O halde görüşüme bakınız, bütün Kitap ve sünnete uygun olanlarını kabul ediniz, Kitap ve sünnete uygun olmayan bütün görüşlerimi de terk ediniz.”[44]
Şafiî şöyle demiştir: “Müslümanlar; kendisine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir sünnet açıkça ulaşan kimsenin onu bırakıp da insanlardan birinin görüşünü alamayacağı hususunda icma etmişlerdir.”[45]
Yine şöyle demiştir: “Size Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi sahih olarak ulaşırsa onu alın ve benim görüşümü bırakın.”[46]
Yine şöyle demiştir: ‘Kitaplarımda Rasûlüllâh r’in Sünnet’ine muhalif birşey bulursanız, Rasûlüllâh r’in Sünnet’iyle amel edin benim sözlerimi terk edin.”[47] Başka bir rivayette de: ‘Ona tâbi olun ve başka hiç kimsenin sözüne iltifat etmeyin.’[48]
İmam Ahmed şöyle demiştir: “el-Evzâî’nin görüşü, Mâlik’in görüşü ve Ebû Hanife’nin görüşü, bütün bunlar birer görüştür. Bana göre bunların hepsi birdir. Delil ancak rivayetlerde gelenlerdir.”[49]
Yine şöyle demiştir: ‘Kim Rasûlullah r’in hadisini reddederse, o helak olacağı bir uçurumun kenarındadır (demektir).’[50]
İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Allah’ın onlara en büyük nimetlerinden birisi, Kitap ve sünnete sarılmalarıdır. Sahabe ve onlara güzellikle uyan Tabiin arasında üzerinde ittifak edilen esaslardan birisi; hiç kimsenin Kur’an’a aykırı olan görüşü, zevki, aklî yorumu, kıyası ve keşfinin asla kabul edilmemesidir.”[51]
Yine şöyle demiştir: “Hadiste imamlıkla meşhur olan; Şafîî, Ahmed, İshâk, Ebû Ubeyd ve diğer hadis imamları gibi imamların yolu, ne haberî meselelerde, ne dinî konularda, ne usulde ve ne de ayrıntı meselelerinde sahih hadislerden hiçbirini reddetmemeleridir. Onlar kıyasa, akla veya mücerred olarak Kur’ân’ın zahirine aykırı olduğu zannıyla sahih hadisi reddetmezler.”[52]
İbn Teymiyye başka bir yerde şöyle demiştir: “Kim olursa olsun, bir kimseyi belirleyerek, görüş ve fiilde ona uymak için dostluk ve düşmanlık eden kimse: “dinlerini parçalayan ve fırka fırka olan” (Rum 32) kimselerdendir.”[53]
Yine şöyle demiştir: “Hiçkimsenin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem dışında bir şahsı ümmet için belirleyip onun yoluna davet etmesi, onun adına dostluk ve düşmanlık yapması söz konusu olamaz. Ümmet böyle bir şeyde birleşmez. Bilakis bu; kendilerine bir şahıs veya görüş belirleyip ümmetin arasını ayıran, bu görüş üzerine dostluk yapan veya bu nispet adına düşmanlık yapan bid’at ehlinin işidir.”[54]
Hafız İbn Receb rahimehullah diyor ki: ‘Kendisine Rasûlüllâh r‘in emrinin ulaştığı her kişinin yapması gereken; bunu ümmete beyan etmek, onlara nasihat edip bu emre tâbi olmaları için çalışmaktır. İsterse bu, ümmette büyük bir zatın görüşüne ters olsun. Çünkü Rasûlullah r‘in emri, hata ederek muhalefet eden büyük bir zatın Sünnet’e aykırı emrinden tazim edilmeye ve uyulmaya daha layıktır. İşte bu itibarla sahâbîler ve onlardan sonra gelenler sahih sünnetlere muhalefet edenleri tenkit etmişlerdir. Bazen belki de tenkidlerinde kaba ifadeler de kullanmışlardır. Bu, o kimseden nefret ettikleri için değildir. Bilakis onu sevdikleri ve saygı duydukları içindir. Ancak ne olursa olsun, Rasûlüllâh r‘i daha çok sevmektedirler. Onun emri de bütün mahlukatın emrinin üstündedir. Eğer Rasûlüllâh r‘in emri ile bir başkasının emri çelişirse, Rasûlüllâh r‘in emri öne alınmalı ve ona tâbi olunmalıdır. Onun emrine muhalif olana duyulan saygı, Rasûlüllâh r‘in emrine tâbi olmaya engel teşkil edemez. Her ne kadar o kişi hatasında bağışlanmış olsa da. Kaldı ki, o bağışlanmış olan zat, Rasûlüllâh r’in muhalif emri kendisine geldiğinde kendi görüşüne muhalefet edilmesine itiraz da etmez.’[55]

Çokluk Hakkın Göstergesi Değildir

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Eğer yeryüzündeki insanlaların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar” (En’am 116)
Allah Teâlâ, tek başına olmasına rağmen İbrahim aleyhi's-selâm’ı hak ile nitelemiştir:Şüphesiz İbrahim, Allah'a itaatkâr, hak dîne yönelmiş ve asla müşriklerden olmamış (başlı başına) bir ümmetti” (Nahl 120)
İbn Abbâs radıyallahu anhuma, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ümmetler bana gösterildi. Yanında büyük bir kalabalık olan peygamber gördüm. Yanında bir veya iki kişi bulunan peygamber de gördüm. Yine yanında kimse bulunmayan peygamber de vardı.”[56]
Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle demiştir: “Muhacir kardeşlerimizi çarşılarda alışveriş alıkoydu. Ensardan kardeşlerimizi de malları için çalışmaları alıkoydu. Lakin Ebu Hureyre karın tokluğuna, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanından ayrılmadı. Onların bulunmadığı yerlerde bulundu ve onların ezberleyemediklerini ezberledi.”[57]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın bu sözü söylemesinin sebebi, kendisine: "Sen kimsenin işitmediği hadisler rivayet ediyorsun, yani cumhura muhalefet ediyorsun" demeleri idi.
Amr b. Meymûn şöyle dedi: “Abdullah b. Mes’ûd’a: “Cemaate karşı ne yapacağız?” denilince bana şöyle dedi: “Ey Amr b. Meymûn! Cemaatin çoğunluğu cemaatten ayrılmışlardır. Cemaat; yalnız başına olsan dahi, ancak Allah’ın taatine uyandır (diğer rivayette: “Yalnız başına dahi olsan cemaat: Kitap ve Sünnettir” dedi).”[58]
İshâk b. Rahuye dedi ki: “Cahillere sevâdu’l-a’zâm (büyük karaltı) nedir diye sorsan, “İnsanlar cemaatidir” derler. Bilmezler ki, cemaat; Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in izine ve yoluna sarılan âlimdir. Onunla beraber olup, ona uyan cemaattir. Ona muhalefet eden ise cemaati terk etmiştir.”[59]
 İbn Hazm şöyle demiştir: “Bir kişide çoğunluğun elinde olmayan sünnetler bulunabilir. Onun yanında, başkalarında bulunmayan bir sünnet var da, o kimse buna göre fetva veriyorsa, çoğunluğa aykırı dahi olsa isabetlidir.”[60]
İbn Kayyım şöyle der: "Cemaate sarılmayı emreden hadiste kastedilen hakka sarılmak ve ona temessük edenler az, muhalifleri çok olsa bile ona tabi olmaya devam etmektir. Zira hak; ilk cemaat olan Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in zamanında üzerinde bulunulan şeydir. Bidat ehlinin ve sonrakilerin çok oluşuna bakılmaz."[61]
Allame Sıddık Hasen Han el-Kannûcî rahimehullah şöyle demiştir: “Şunu iyi bil ki çoğunluğun sahih hadise muhalefet etmesi onunla amel etmeye zarar vermez. Zira çoğunluğun görüşü hüccet değildir.”[62]
El-Elbanî rahimehullah şöyle demiştir: “Allaha hamd olsun – bizler hakkı, kişilerden söyleyenlerinin çokluğu ile bilenlerden değiliz. Hak kişilerle bilinmez, ancak kişiler hak sayesinde bilinir”[63]

Bazı Şüphelerin Giderilmesi

Şeyh el-Elbani rahimehullah, Sıfatu Salati’n-Nebi kitabının mukaddimesinde şöyle demiştir:
1- Bazıları şunu söylediler: ‘Dinî hususlarda Rasûlüllâh r‘in emrine dönmemiz gerektiğinde şüphe yoktur. Özellikle güneş gibi apaçık ibadet olup, rey ve içtihadın söz konusu olmadığı namaz gibi hususlarda. Ama hocalardan birinin bile bunu emrettiğini neredeyse görmemekteyiz. Hepsi de ihtilafın varlığını kabulleniyorlar, bunun ümmet için bir genişlik olduğunu iddia ediyorlar. Buna delil olarak da -bu tür münasebetlerde Sünnet taraftarlarına karşı sıkça tekrar ettikleri- ‘ümmetimin ihtilafı rahmettir’ hadisini zikrediyorlar. Bize öyle geliyor ki bu hadis, senin bizi çağırdığın, kitabını da dayandırdığın metoda ters düşmektedir. Bu hadis hakkındaki görüşün nedir?
Cevap iki açıdan olacaktır: Birincisi: Bu hadis sahih değildir. Bilakis batıldır ve aslı yoktur. Allâme Subkî diyor ki: ‘Sahih, zayıf veya uydurma olarak hiçbir senedine ulaşamadım.’
Derim ki: Bu şu lâfızla rivayet edilmiştir: ‘Ashâbımın ihtilafı sizin için rahmettir.’ Bir de: ‘Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz.’ Fakat ikisi de sahih değildir. Birincisi son derece zayıftır. İkincisi ise mevzudur (uydurmadır).
İkincisi: Hadis zayıf olmasının yanında Kur’ân-ı Kerîm’e de muhaliftir. Dinde ihtilaf etmeyi nehyeden ve ittifakı emreden ayetler zikredilmeye ihtiyaç olmayacak kadar meşhurdur. Ancak örnek olması için birkaçını verelim:
Yüce Allah buyuruyor ki: Birbirinizle çekişmeyin yoksa başarısızlığa düşer ve kuvvetiniz gider.’ (Enfâl, 8/46)
‘…Sakın dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılan müşriklerden olmayın. Her fırka elinde olanlarla sevinir durur.’ (Rûm, 30/31-32)
‘...Onlar da durmadan ihtilaf etmektedirler. Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır.’ (Hûd, 11/118-119)
Eğer Rabbinin merhamet ettikleri ihtilaf etmiyorsa ve sadece batıl ehli ihtilaf ediyorsa o zaman ihtilaf nasıl olur da rahmet olur?!!
Buradan da, hadisin sened olarak da metin olarak da sahih olmadığı ortaya çıkar. O zaman da bunu, imamların da emri olan Kitâb ve Sünnet ile amel etmekten geri durmak için bir şüphe olarak görmek caiz değildir.
2- Başka birileri de şunu söylemektedir: ‘Eğer dinde ihtilaf etmek nehyedilen bir şey ise Sahâbeler ve onlardan sonra gelen imamların ihtilafı için ne diyeceksiniz? Ayrıca bunların ihtilafıyla müteahhir âlimlerin ihtilafı arasında bir fark var mıdır?’
Cevap: Evet. İki ihtilaf arasında büyük bir fark vardır. Bu iki şeyde ortaya çıkar: Birincisi: Sebebinde ortaya çıkar. İkincisi: Sonucunda ortaya çıkar.
Sahâbenin ihtilafına gelince; zaruretten doğan, ayrıca (nassları) anlamakta ortaya çıkan tabi bir ihtilaftı. Onlar isteyerek ihtilaf etmiyorlardı. Bunlara ek olarak, dönemlerinde mevcut olan ve ihtilaflarını gerektiren bazı durumlar mevcuttu. Ancak onlardan sonra bu gerekçeler ortadan kalktı. Bu tür ihtilaftan bütünüyle kurtulmak ise mümkün değildir. Biraz önce geçen veya aynı mânada olan âyetlerdeki yergiler bunları kapsamaz. Çünkü kınama şartı olan kasıt ve süreklilik göstermiş değildir.
Taklitçiler arasında meydana gelen ihtilafın ise çoğu zaman gerekçesi yoktur. Çünkü bazıları Kitap ve Sünnet’teki delili görüp, başka bir mezhebin delili olduğunu anlayınca, sadece mezhebine muhalif olduğu için onunla amel etmeyi bırakır. Ona göre sanki, asıl olan mezheptir veya Rasûlüllâh r‘in getirdiği din, sadece onun mezhebiyle sınırlıdır. Diğer mezhepler de neshedilmişdir.
Bunların dışında başka insanlar da var. Onlar da mezhepleri -aralarındaki geniş ihtilafa dayanarak- farklı şeriatler olarak değerlendirmektedirler. Nitekim sonraki âlimlerden bazıları bunu açık bir şekilde söylemiştir:[64] ‘Müslümanın bunlardan dilediğini alma ve dilediğini bırakma hakkı vardır. Çünkü hepsi de şeriattir.’
Bazen her iki grup, ihtilaflarına dayanak olarak ‘ümmetimin ihtilafı rahmettir’ denilen batıl hadisini delil getirmekteler. Çoğu zaman bunu delil getirdiklerini de duyuyoruz.
Bazıları da hadisin söyleniş sebebini şöyle yorumlamaya çalışmaktadırlar: ‘İhtilafın rahmet olmasının sebebi, ümmete bir genişlik sağlamasındandır.’ Bu yorum, biraz önce geçen ayetlerin açık ifadelerine ve imamların da söylediği sözlerin muhtevasına muhalif olmasının beraberinde bazı âlimler tarafından da reddedilmiştir.
İbnu’l-Kâsım diyor ki: ‘Leys ve Malik’in, Rasûlüllâh r’in sahâbelerinin ihtilafı hakkında şöyle dediklerini duydum: “İnsanların dediği ‘bunda genişlik var’ denemez. Hayır böyle değildir. Bilakis ihtilafın bir kısmı yanlış ve bir kısmı da doğrudur.”[65]
Eşheb de diyor ki: “Malik’e soruldu: ‘Güvenilir ravilerin sahâbelerden bir aktardıkları iki ayrı hadis ile amel eden kişinin durumunu genişlik olarak görür müsün?’ Dedi ki: ‘Allah’a yemin olsun ki, hakka isabet etmedikçe hayır. Hak, ancak bir tanedir. İki farklı görüşün ikisi de aynı zamanda doğru mu olacak?! Hayır! Doğru sadece bir tanedir.’”[66]
İmam Şafî’î’nin talebelerinden Muzenî de diyor ki: “Rasûlüllâh r’in sahâbeleri de ihtilaf etmişler ve birbirlerinin hata ettiğini söylemişlerdir. Birbirlerinin sözlerine bakıp, tenkid etmişlerdir. Hepsinin söyledikleri doğru olsaydı, bu şekilde yapmazlardı. Ömer t da Ubey b. Ka’b t ile İbn Mes’ûd t‘nun namazda tek bir elbiseyle namaz kılma hususundaki ihtilaflarına öfkelenmiştir. Ubey t şöyle demişti: ‘Tek elbiseyle namaz kılmak güzel bir şeydir.’ İbn Mes’ûd t ise şöyle demişti: ‘Bu, elbise azken böyleydi.’ Bunun üzerine Ömer t öfkeli bir şekilde şöyle dedi: ‘Rasûlüllâh r’in sahâbelerinden görüşlerine müracaat edilen iki kişi ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda Ubey t doğru söylemiştir. İbn Mes’ûd t ise hatalıdır. Ancak bundan sonra kimsenin bu meselede ihtilaf ettiğini duymayayım. Yoksa ona şöyle şöyle yaparım.’”[67]
İmam Muzenî diyor ki: “İhtilafı caiz gören iki âlim bir mesele hakkında içtihad eder de biri helal, diğeri de haram derse, her ikisinin de hakka isabet ettiğini iddia eden kişiye şöyle cevap verilir: ‘Bunu nassa (Kur’ân ve Sünnet delillerine) dayanarak mı yoksa kıyasa dayanarak mı söyledin?’ Eğer: ‘Nassa dayanarak söylüyorum’ derse: ona denilir ki: ‘Bunu nasıl nassa dayanarak söyleyebilirsin? Zira Kitâb ihtilafı reddediyor.’ Eğer: ‘Kıyasa dayanarak söyledim’ diyecek olursa bu kez ona denilir ki: ‘Kitâb ve Sünnet, ihtilafı reddederken sen nasıl ihtilafın caiz olmasını bunlara kıyas edersin. Âlim bir tarafa, akıllı insan bile bunu caiz görmez.’”[68]
İbn ‘Abdilberr, diyor ki: ‘Şayet bir meselenin iki zıt durumu da doğru olsaydı, Selef âlimleri, içtihadlarında, hüküm ve fetvalarında birbirlerinin hatalı olduklarını söylemezlerdi. Mantık, bir şeyin hem kendisinin, hem de zıttının doğru olmasını asla kabul etmez. Şair ne kadar güzel söylemiştir:
‘Bir durumda iki zıttın varlığını ispat etmeye çalışmak, imkansız şeylerin en çirkin şeklidir.’[69]
İhtilafın her türlüsünün şer olduğu, rahmet olmadığı artık sabit olmuştur. Ancak insan ihtilafın bir kısmından dolayı kınanır ve ayıplanır. Mezhep mutaassıplarının ihtilafında olduğu gibi. Bir kısım ihtilaf da var ki insan bundan dolayı kınanmaz. Sahâbelerin ve onlara tâbi olan imamların ihtilafı da böyledir. Allah bizleri onlarla birlikte haşretsin ve bizi onlara tâbi olmaya muvaffak etsin.
Böylece sahâbenin ihtilafının mukallitlerin ihtilafından farklı olduğu ortaya çıkmıştır.
Özet olarak: Sahâbeler zaruretten dolayı ihtilaf etmişlerdir. Fakat bununla beraber onlar ihtilafı reddediyorlar ve yol buldukça kaçınmaya çalışıyorlardı.
Mukallitler ise -büyük bir kısmında ihtilaftan kaçınma imkânları olmasına rağmen- ittifak etmiyorlar ve bu uğurda çabalamıyorlar. Bilakis ihtilafı onaylıyorlar. Hâlbuki iki ihtilaf arasında çok büyük farklar vardır. Sebep açısından, iki ihtilaf arasındaki fark bu şekilde. Sonucu açısından farklılığa gelince, bu daha açıktır. Nedeni şu, Sahâbe -furu konularda bilinen ihtilaflarına rağmen- birlikteliğe, tek vücut görünmeye büyük ölçüde gayret sarfediyorlardı. Birlikteliklerini parçalayacak ve saflarını gevşetecek her şeyden mümkün olduğunca uzak kalıyorlardı. Sahâbeler arasında besmelenin açıktan okunmasını meşru görenler de vardı, görmeyenler de vardı. Bazıları elleri (ruküya giderken ve rükûdan kalkarken) kaldırmayı müstehap görüyorlardı bazıları aynı kanaatte değildi. Kimisi kadına dokunmakla abdestin bozulacağını söylüyor ve kimisi ise bozulmaz diyordu. Ama bütün bunlara rağmen hepsi bir imamın arkasında birlikte namaz kılıyorlar ve mezhebî bir ihtilaftan dolayı hiçbiri o imamın arkasında namaz kılmaktan geri durmuyordu.
Taklitçilerin ise ihtilafları bunun tam tersinedir. Bu ihtilafın sonucunda, Müslümanlar kelime-i şahadetten sonra en büyük rükûnda ihtilaf ettiler. Bu rükûn da namazdır. Çünkü bu insanlar, bir imamın arkasında namaz kılmaya yanaşmıyorlardı. Delilleri de şuydu: ‘O imamın namazı, bağlı oldukları kendi mezheplerine göre bâtıldır veya en azından mekruhtur.’ Bizler ve bizim dışımızdaki birçok kişi bunu görmüş ve duymuştur.[70] Nasıl görmesin ki bazı meşhur mezheplerin kitapları bunun bâtıl veya mekruh olduğunu açıkça belirtmiştir. Bunun neticesinde bir camide dört mihrabın yapıldığını gördük. Peşpeşe dört imam orada namaz kıldırmaktadır. Bir grup namaz kılarken, bazı insanların kendi imamlarını beklediklerini görmek mümkündür.
Hatta bazı taklitçiler arasındaki ihtilaf bundan daha vahim bir hal aldı. Hanefî bir kişinin Şafî’îlerden evlenemeyeceğine dair fetvalar verildi. Ardından Hanefîlerden meşhur bir zat (o da Müfti’s-Sakaleyn diye bilinen zattır.) Hanefî kişilerin Şafi’îlerden evlenebileceğine dair fetva verdi. Bunu da şu sözüyle izah etti: ‘Onları Ehl-i kitap olarak değerlendirebiliriz.’[71] Bu sözün zıt anlamı şudur: ‘Bunun aksi, yani Şafi’îlerden birinin Hanefî bir kızla evlenmesi caiz değildir.’ Nitekim Ehl-i Kitap’tan biri Müslüman bir kadınla evlenemez.
Bunlar birçok örnekten seçmiş olduğumuz iki örnektir. Bu örnekler akıllı insana, müteahhirunun (sonradan gelenlerin) ihtilafının ve bunları ısrarla sürdürmelerinin kötü sonuçlarını açıkça göstermektedir. Selefin ihtilafı böyle değildi. Çünkü onun ümmete yönelik hiçbir kötü sonucu olmamıştır. Bu yüzden onlar ihtilafı yasaklayan âyetlerin kapsamının dışındadırlar. Müteahhirun ise bu durumda değildir. Allah hepimizi dosdoğru yoluna hidâyet etsin!
3- Bazıları da şu iddiada bulunmaktalar: Sizin dâvet etmiş olduğunuz Sünnet’e tâbi olmak ve imamların muhalif sözlerini almamak; onların bütün sözlerini bırakmak ve içtihad ve görüşlerinden istifade etmemek mânasına gelmektedir.
Bunlara diyorum ki: Bu iddia doğrudan çok uzaktır. Hatta bu iddia açıkça bâtıldır. Nitekim biraz önceki sözlerimizden bu açıkça görünmektedir. Çünkü bu sözlerimizin hepsi bu iddiaların tersini söylemektedir. Bizim dâvet ettiğimiz tek şey, mezhepleri birer din edinmemek ve onları Kur’ân ve Sünnet’in yerine ikame etmemektir.
Anlaşmazlığa düşüldüğünde veya yeni meydana gelen olayların hükümlerini belirlemekte, günümüzde kendini fakih zannedenlerin yaptığı gibi sadece mezheplere müracaat etmeyelim. Halbuki onlar Medenî Hukuk’la ilgili hükümleri belirlemekte Kitap ve Sünnet’e müracaat etmeden mezheplerden yola çıkarak doğruyu-yanlışı öğrenmeye çalışmaktadırlar. Bu husustaki metodları şudur: ‘İhtilaf rahmettir’ hadisini ve ruhsatları, maslahatları ve kolay hükümleri almaktır.
Süleyman et-Teymî’nin şu sözü ne kadar güzeldir: ‘Her âlimin ruhsatını almaya kalkışırsan, şerrin hepsi sende toplanır.’ Bunu İbn Abdilberr, (2/91-92) rivayet etmiş ve ardından şöyle demiştir: ‘Bunda icma vardır ve hakkında ihtilaf olduğunu da bilmiyorum.’
Bizim tenkid ettiğimiz şey gördüğün gibi icmaya muvafıktır. Onların görüşlerine müracaat edip onlardan istifade etmek ayrıca hakkında Kitap ve Sünnet nassının bulunmadığı ihtilaflı veya izaha ihtiyaç duyulan konularda bu görüşlerden yardım alıp ve hakkı bulmaya çalışmak ise inkar etmediğimiz bir durumdur. Aksine bunu emrediyoruz ve buna teşvik ediyoruz ve bunun Kitâb ve Sünnet’le hidâyet bulma yolunu tutanlara faydalı olacağını umuyoruz.
‘Allâme İbn ‘Abdilberr diyor ki (2/172): ‘Sevgili kardeşim asılları muhafaza edip onlarla ilgilenmeye özen göster. Şunu iyice bil ki Kur’ân ve Sünnet’i muhafaza etmekle meşgul olan, fukahanın sözlerine bakıp bunları içtihadlarına yardımcı, tetkik yollarına anahtar, birçok mânaya yorumlanabilen kapalı ifadelere tefsir olarak gören, mutlaka bağlanılması gereken Sünnet’leri taklid edercesine imamlardan herhangi birini üzerinde hiç düşünmeksizin taklit etmeyen, âlimlerin meşgul olduğu Sünnet’leri ezber ve anlama işinden uzak kalmayan, araştırma ve anlamalarda onları takip eden, yaptıkları çalışmalardan dolayı onlara şükranlarını sunan, çoğunluğu oluşturan doğru görüşlerden dolayı da onları takdir eden, ancak kendilerini görmedikleri gibi onları da hatalardan uzak görmeyen kişi, Selefî Salihîn’in yoluna tutunmuş, doğru yolu bulmuş ve Rasûlüllâh r‘in Sünnet’ine ve sahâbîlerin yoluna tâbi olmuştur.’
Ancak kendini araştırmalardan uzak tutarak, söylediklerimizden yüz çeviren, Sünnet’lere muhalif davranan, kendi bakış açısıyla bunları değerlendirmeye çalışan hem kendi sapmış, hem de başkalarını saptırmıştır. Bütün bunları bilmeden fetvaya kalkışan kişi ise, daha da kör ve yolca daha sapıktır.
4- Sonra taklitçiler arasında yaygın olan bir vehim daha var: Bu da onların, mezheplerinin muhalif olduğu Sünnet’lere tâbi olmalarına engel olmaktadır. Bu vehim; Sünnet’e tâbi olmak, mezhep sahibinin hatalı olmasını gerektirir şeklindeki zanlarıdır. Hatalı olmak da -onlara göre- imamı tân (tenkid) etmek mânasına gelir. Eğer Müslümanların bir ferdini tân etmek caiz değilse ve onların imamları nasıl tân edilebilir?!
Cevabı şu: Bu düşünce bâtıldır. Sebebi de Sünnet fıkhından uzak durmaktır. Yoksa akıllı bir Müslüman nasıl böyle bir söz söyler? Kaldı ki, Rasûlüllâh r şöyle buyuruyor: ‘Hakim hüküm verirken içtihad eder de isabet ederse, ona iki ecir vardır. Hüküm verirken içtihad eder de hata ederse, ona bir ecir vardır.’[72]
Bu hadis, bu düşünceyi reddetmekte ve açık bir şekilde şunu ifade etmektedir: Birinin ‘filan kişi hata etti’ sözünün şer’î mânası ‘bir sevap aldı’ demektir. Kendisini hatalı gören kişiye göre o ecir almış oluyorsa, onu hatalı görmekle ona tân ettiği nasıl vehmedilebilir? Şüphe yok ki bu vehim bâtıldır ve bu düşüncenin sahibi kişi, bunu hemen terk etmelidir. Yoksa Müslümanları tân eden o olur. Hem de herhangi bir ferdi değil, sahâbîleri, tabî’îni ve ondan sonra gelen büyük imamları... Çünkü biz yakînen biliyoruz ki bu yüce zatlar, birbirlerini hatalı görüyor ve birbirlerinin görüşlerini reddediyorlardı.[73] Şimdi aklı başında olan şunu söyleyebilir mi: Onlar birbirlerini tân (tenkid) ediyorlardı? Rasûlüllâh r, Ebû Bekir t‘nun bir rüyaya yaptığı yorumda hatalı olduğunu söyleyip şöyle demiştir: ‘Bazı yorumlarında isabet ettin ve bazılarında ise hata ettin.’[74] Peki, Rasûlüllâh r bu sözüyle Ebû Bekir’i tân etmiş mi oluyor?
Bunun kötü neticelerinden biri de bu düşüncedeki insanları mezheplerine muhalif olan Sünnet’lere tâbi olmaktan alıkoymuş olmasıdır. Çünkü onlara göre Sünnet’e tâbi olmak imamı tân etmek demektir. Halbuki Sünnet’e muhalif de olsa ona tâbi olmak; ona saygı duymak ve ihtiram göstermek demektir. Bu yüzden bu vehmî tândan kaçınmak için imamlarını taklit etmekte ısrar ediyorlar.
Bunlar bu vehim sebebiyle, kaçmış oldukları durumdan daha kötüsüne düştüklerini unutmuşlardır (unutmazlıktan geldiler demiyorum). Çünkü biri kalkıp, onlara şunu söylese: ‘Eğer birine tâbi olmak ona saygı göstermek, ona muhalefet etmek de tân etmek anlamına geliyorsa, Rasûlüllâh r‘e muhalefet etmeyi, Sünnet’e muhalif konularda imama tâbi olmayı nasıl caiz görebilirsiniz?! Halbuki o (imam) masum olmadığı gibi, onu tân etmek küfür de değil. Eğer imama muhalefet, onun tân edildiğini ifade ediyorsa, Rasûlüllâh r‘e muhalefet onun tân edildiğini daha açık ifade etmektedir. Bilakis bu -Allah korusun- küfrün ta kendisidir.’ Evet, biri bunu kalkıp söylese, verecek cevapları olmayacaktır. Verdikleri tek cevap -çoğu zamanda onlardan duyduğumuz- söyledikleri şu sözdür:
‘Bizim Sünnet’i bırakmamız, imama duyduğumuz güvene ve Sünnet’i bizden daha iyi bildiği kanaatine dayanmaktadır.’ Bu söze, çeşitli yönlerden cevap verecek olursak, sözü çok uzatırız. Bu yüzden bir yönüne cevap vermekle yetineceğiz. İnşaallah da yeterli cevap olacaktır. Şunu söylüyorum:
Sünnet’i sizden daha iyi bilen sadece sizin mezhep imamınız değil, ortada Sünnet’i sizlerden daha iyi bilen onlarca hatta yüzlerce imam mevcuttur. Eğer sahih Sünnet mezhebinize muhalif olarak gelir ve o imamlardan biri bu Sünnet’i alırsa, böyle bir durumda o Sünnet’i almak size göre vaciptir ve kesin bir husustur. Çünkü biraz önce söylediğiniz söz burada geçerli değildir. Ayrıca size muhalif olan kimse itiraz ederek şöyle diyecektir: ‘Biz bu Sünnet’i, bunu alan imama güvendiğimizden dolayı aldık.’ Ona tâbi olmak, Sünnet’e muhalif olan imama tâbi olmaktan evladır. Bu da herkesin anlayacağı açık bir şeydir. Yüce Allah da buyuruyor ki:
Ey iman edenler! Allah’ın Rasûlü sizi, size hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman, hemen Allah’ın ve Rasûlü’nün dâvetini kabul edin. Bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer. O’nun huzurunda toplanacaksınız.’ (Enfal, 8/24)




[1] el-İhkâm (1/89)
[2] Bkz.: Mearicu’l-Vusul (s.2) Muvafakatu Sahihu’l-Menkul li Sarihi’l-Makul (1/13)
[3] Medâricu’s-Sâlikîn (2/387).
[4] Bkz.: Şerhu Akideti’t-Tahaviye 1/228) Dr. Abdulaziz b. Muhammed b. Ali b. Abdillatif, Nevâkizu’l-İman (2/48) Nasır el-Kıfari Usulu’d-Din İnde Eimmeti’l-Erbea Vahide (s.25 vd.)
[5] Ali el-Hudayr, el-Vicâze Şerhu Usuli’s-Selâse (s.84)
[6] Muhammed Abdullah Ebi Bekr, es-Sunnetu’n-Nebeviyeti’l-Masdari’s-Sâni (s.42)
[7] Hilyetu’l-Evliya (9/106) Beyhaki Menakıbu’ş-Şafii (1/474) Siyeru A’lam (10/34)
[8] Şafii, er-Risale (539, 541, 598) İbnu’l-Kayyım, İ’lamu’l-Muvakkiin (2/282) Fullanî, el-İkaz (83) Fethu’l-Mecid (555)
[9] Bkz.: Şerhu’t-Tahaviye (1/228-229)
[10] El-Fetâvâ (13/28) Nasır el-Kıfari, Usulu’d-Din İnde Eimmeti’l-Erbea (s.30-31)
[11] Sahih. Buhârî, (25); Muslim (22)
[12] Sahih. Muslim, (1844); Ahmed (2/191); Nesâ‘î (4191)
[13] Sahih. Buhârî, (15); Muslim, (44).
[14] Sahih. Muslim, (408); İbn Huzeyme, (1/218); İbn Hibbân, (4/588); Ziyâ, el-Muhtare, (4/397); Ebû Dâvud, (523); Nesâ‘î, (2/25) Ahmed, (2/168).
[15] Sahih. Ebû Dâvud (1531) İbn Mâce (1085) Darimî (1/445) Nesâî (3/75) Ahmed (4/8) Hâkim (1/278) İbn Hibbân (2/132) İbn Huzeyme (3/118)
[16] Hasen. Ebû Dâvud, (2041); Ahmed, (2/527); Beyhakî, (5/245) Taberânî, Evsat, (3/262, 9/130); Elbânî, Sahîha, (2266).
[17] Sahih. Buhârî, (3673); Muslim, (2540)
[18] Hasen. Ahmed, (3/153); Taberânî, (3/128); Hâkim, (3/196) Ziyâ‘u’l-Makdisî, el-Muhtare, (6/96).
[19] Sahih. Buhârî, (3445); Darimî, (2/412); Bezzâr, (1/300); Humeydî, (1/16)
[20] Sahih maktu. Şafii er-Risale (264) Beyhaki el-Medhal (197) el-Bais Ala İnkari’l-Bid’a ve’l-Havadis (s.8)
[21] Sahih. Tayalisi (238) Tirmizi (2378) Ahmed (1/435, 465) İbn Ebi Asım es-Sunne(1/13) Hakim (7/375)  Darimi (1/230) İbn Hibban (1/13) 
[22] Sahih. Ahmed (4/126, 127) Ebu Davud (4607) Tirmizi (2815, 2816) İbni Mace (42, 44) İbni Hibban (1/104) Hakim (1/65, 96, 97) Taberani (18/537-602, 617, 625) Darimi (95) Tayalisi (2615-16)
[23] Sahih. Buhari (7288) Muslim (1337)
[24] Sahih. Taberani (17/297) Hakim (2/374) Ahmed (4/155) Ebu Ya’la (1746) Buhari Halku Ef’alil İbad (615) Herevi Zemmu’l-Kelam (2/28) İbni Abdilberr Cami (2/193) Fesevi Ma’rife (2/97) Elbani Sahiha (2778)
[25] Sahih. Darekutni (4/245) Lalekai İtikad (1/80) Hakim (1/93) İbni Hazm İhkam (6/809-810) Beyhaki (10/114) Beyhaki el-İtikad (206) Beyhaki Delail (6/54-56) Ebu Nuaym Ahbaru İsbehan (1/405) Şeceri Emali (1/126) Mervezi es-Sunne (54) Acurri eş-Şeria (1657) İbn Abdilberr Camiu Beyani’l-İlm (870) Ebu’ş-Şeyh Tabakat (4/187) Hatib el-Fakih (1/94)  Malik (1395)
[26] Sahih. Buhari (100) Muslim (2673)
[27] Sahih mevkuf. Taberânî, (9/152) Beyhakî, (10/116); Lalekâ’î, İtikâdu Ehli’s-Sunne, (1/93); İbn Hazm, el-İhkâm, (6/255); Ebû Nu’aym, Hilye, (1/136) ve İbnu’l-Cevzî, Safvetu’s-Safve, (1/421). Huzeyfe t’dan benzeri için bkz.: Tirmizî, (3/146) Bezzâr, (2802).
[28] Sahih mevkuf. Lâlekâ’î, İ‘tikâdu Ehli’s-Sunne, (1/116-117); Taberanî, el-Evsat, (8/307); Darekutnî, ‘İlel, (6/81); İbn Hazm, el-İhkâm, (6/236); Ebû Nu’aym, Hilye, (5/97); İbn Asâkir, (58/438)
[29] İbn ‘Abdilberr, Camî’u’l-Beyâni’l-’İlm, (12019); İbn Hazm, el-İhkâm, (6/824); İbn Kayyım, ‘İlâmu’l-Muvakkî’in, (2/296, 4/54); Elbânî; el-Hadîsu Huccetun bi Nefsihi fi’l-Akâ’id ve’l-Ahkâm, (s.78).
[30] İ’lamu’l-Muvakkiin (4/179)
[31] Muslim, et-Temyiz (s.218)
[32] Fadlu İlmi’s-Selef (s.57)
[33] Mecmuu’l-Fetava (1/250)
[34] Tebyinu’l-Aceb (s.3-4)
[35] Sahih. Buhari (4750)
[36] Sahih mevkuf. Herevî, Zemmu’l-Kelâm, (267); İbn Kayyım, İ‘lâmu’l-Muvakkî‘în,  (1/55); Telhîsu’l-Habîr, (3/208).
[37] Sahih mevkuf. Ahmed (1/337) Ziyâu’l-Makdisî, el-Muhtâre (10/331) İbn Abdilberr Câmiu Beyâni’l-İlm (2/196) Hatîb el-Fakîh ve’l-Mutefekkih (373) İbn Hazm Haccetu’l-Vedâ’ (369).
[38] Sahih mevkuf. Beyhakî, Sünenu’l-Kubrâ (5/21); İbn Abdilberr, el-İstizkâr (4/61); et-Temhid (8/210); İbn Hazm, el-İhkâm (2/147).
[39] Sahih mevkuf. Tahâvî, Şerhu Me‘âni’l-Ãsâr, (1/372); Ebû Ya‘lâ, Musned (3/1317) Ahmed, Musned, (no: 5700) Tirmizî (2/82)
[40] Sahih mevkuf. Beyhakî (8/93) el-Elbânî, İrvâu’l-Galil (2271)
[41] Sahih. Tirmizî (1/114); İbn Mâce (1/163). Ateşte pişen şeylerden dolayı abdest alma emrinin neshedildiği ve bu emrin mustehap olarak kaldığı fıkıhta bilinen bir husustur. Bu eseri zikretmedeki gaye, sahabenin sünnete şahsi görüş veya kıyas gibi gerekçelerle itiraz edilmesi hususundaki hassasiyetlerine dikkat çekmektir.
[42] Sahih maktu. İbn Abidin, Haşiye (1/258); İbn Hacer, Telhisu’l-Habir (1/20); Salih el-Fullanî, İkâzu’l-Himem (s.62); Abdurrahim el-İrakî, Mustahrac Ale’l-Mustedrak (s.15); el-Leknevî, Umdetu’r-Riaye (1/63); el-Elbânî, Sıfatu’s-Salat (s.46).
[43] Sahih maktu. İbn Abdilberr, el-İntika (s.145); Abbâs ed-Devrî, Tarihu İbn Main (1/77); İbn Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakki’in (2/309); İbn Abidin, Haşiye Ale’l-Bahri’r-Raik (6/293); el-Elbânî, Sıfatu’s-Salât (s.46)
[44] Sahih maktu. İbn Abdilberr, Câmiu Beyani’l-İlm ve Fadlih (1/775); İbn Hazm, el-İhkâm (6/149); el-Fullânî, İkâzu’l-Himem (s.72); el-Elbânî, Sıfatu’s-Salat (s.48)
[45] Sahih maktu. İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakkiîn (2/282); Salih el-Fullanî, İkâzu’l-Himem (s.68) el-Elbânî, Sıfatu’s-Salat (s.50).
[46] Sahih maktu. İbn Hibban (5/496); Beyhaki, Şuabu’l-İman (5/497); İbn Asakir, Tarih (3/15); İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakki’in (2/363); Fullânî, İkâz (s.100); el-Elbânî Aslu Sifati’s-Salat (1/28).
[47] Sahih maktu. Heravî, Zemmu’l-Kelâm, (3/47/1); Hatîb, el-İhticâc bi’ş-Şafî‘î, (8/2), İbn Asakir, (15/9/1); Nevevî, el-Mecmû‘, (1/63); İbnu’l-Kayyîm, (2/361); Fullânî, (sy. 100).
[48] Sahih maktu. Ebû Nu‘aym, el-Hilye, (9/107); İbn Hibbân (3/284)
[49] Sahih maktu. İbn Abdilberr, Camiu Beyani’l-İlm (1/1082); el-Elbânî, Aslu Sifati’s-Salat(1/32)
[50] İbnu’l-Cevzî, Menâkibu İmam Ahmed, (s. 182).
[51] Mecmuu’l-Fetava (13/28).
[52] Cevabu’l-İ’tirazâti’l-Mısriyye Ale’l-Futya’l-Hameviyye (s.85).
[53] Mecmuu’l-Fetava (20/8).
[54] Der’u Tearuzi’l-Akli ve’n-Nakl (1/149).
[55] Fullânî, İkâzu’l-Himem’in talikinde nakletmiştir. (s. 93)
[56] Sahih. Buhârî (5378); Muslim (220).
[57] Sahih. Buhari (118)
[58] Sahih  mevkuf. El-Lâlekâî, Usûlu İtikadi Ehl-i’s-Sunne (1/108); İbn Asâkir Tarihu Dımeşk (46/409); Ebû Şâme el-Makdisî, el-Bâis (s.22); Mizzî, Tehzibu’l-Kemal (22/264); Hatîb el-Bagdadî, el-Fakîh ve’l-Mutefakkih (1171)
[59] Sahih maktu. Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliya (9/239); Şatibî, el-İ’tisam (2/28)
[60] El-İhkam (1/599)
[61] İgasetu'l-Lehfan (1/69)
[62] Kasımî, Kavaidu’t-Tahdis (s.91)
[63] Silsiletu’s-Sahiha (5/420)
[64] Bkz. Munavî, Feyzu’l-Kadîr, (1/209) Elbânî, ed-Da‘îfe, (1/76-77).
[65] İbn Abdilberr, Câmî‘u’l-Beyâni’l-‘İlm, (2/81-82).
[66] İbn Abdilberr, Câmî‘u’l-Beyâni’l-‘İlm, (2/82, 88-89).
[67] İbn Abdilberr, Câmî‘u’l-Beyâni’l-‘İlm, (2/83-84).
[68] İbn Abdilberr, Câmî‘u’l-Beyâni’l-‘İlm, (2/89).
[69] El-Cami (2/88)
[70] Bkz. Ma Lâ Yecuzu’l-Hilafu Fihî kitabının sekizinci bölümü (s. 65-72). Orada işaret ettiğimiz konulara birçok örnek bulursun. Bazıları Ezher âlimlerinden sadır olmuştur.
[71] el-Bahru’r-Râ’ik, (4/223, 8/55).
[72] Sahih. Buhâri, (İ’tisâm, 21); Muslim, (1716)
[73] Biraz önce geçen Muzenî ve İbn Receb’in sözlerine bakınız.
[74] Sahih. Buharî, (Tabir, 11, 47); Muslim, (2269).