İTTİBA TEVHİDİ
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Hakkında ihtilâf ettiğiniz
şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte benim rabbim Allah budur, O’na tevekkül ettim
ve dönüşüm de O’nadır.” (Şura 10) Allah Teâlâ’nın bizi Nebisi sallallahu
aleyhi ve sellem’in sözüne döndürdüğünü görüyoruz. Tevhidi ikrar etmiş bir
Müslümanın çekişme anında Kur’an ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den
gelen bir haberden başka bir şeye müracaat edeceği ve bu ikisinde bulunmayan
bir şey getireceği işitilmemiştir. Eğer hüccet ikamesinden sonra bunu yaparsa o
fâsıktır. Fakat kitap ve sünnetin emirlerinin dışına çıkıp bu ikisinden
başkasına itaat edilebileceğini helal sayarsa o bir kâfirdir. Bize göre bunda
hiçbir şüphe yoktur.
Nitekim İshâk b. Rahuye şöyle derdi: “Kendisine Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’den bir haber ulaşıp da onun sahih olduğunu kabul
eden, sonra takiyye yapmadan onu reddeden kimse bir kâfirdir.”
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak geldiğini
kabul ettiği bir rivâyetin aksine göre hareketi helâl sayanı tekfir etmemizde
hüccet getirdiğimiz delil, Allah Teâlâ’nın Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e
hitaben şu ayetidir: “Fakat hayır; Rabbine yeminler olsun ki
onlar, aralarında çekiştikleri şeyler hakkında seni hakem yapıp, sonra da
verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet
göstermedikçe îmân etmiş olmazlar” (Nisa 65)
Aklı olana,
sakınana, Allah’a ve âhiret gününe iman edene; bu ahdin Rabbi Teâlâ tarafından
kendisinden alınmış bir ahit olduğuna ve Allah Azze ve Celle’nin kendisine
tavsiyesi olduğuna kesin olarak inanması için yeterlidir. İnsan nefsini kontrol
etsin, eğer nefsinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den kendisine sahih
olarak ulaşan, O’nun hüküm verdiği her habere karşı sıkıntı duyuyorsa ya da
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelenlere karşı nefsi teslim
olmamışsa, nefsi falan ve filanın sözüne veya kıyasına ya da istihsânına
meylediyorsa veya çekiştiği konularda Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’den başka birine muhakeme oluyorsa bilsin ki o mü’min değildir. Allah
Teâlâ bunu yemin ederek söylemiştir. Allah Teâlâ doğruyu söyleyendir. Bu kimse
mü’min olmadığına göre, o bir kâfirdir. Üçüncü bir kısma yol yoktur.
Taklid eden veya
Mâlik’e, Ebû Hanîfe’ye, Şâfii’ye, Sufyân’a, el-Evzâi’ye, Ahmed (b. Hanbel)’e,
Dâvûd (ez-Zâhirî)ye – Allah onlardan razı olsun – tâbî olan herkes bilsin ki,
bu imamlar dünyada, ahirette ve şahitliklerin yapılacağı günde kendisinden
berîdirler.
Allah’ım! Sen biliyorsun ki, aramızda geçen hiçbir şeyde,
çekiştiğimiz hiçbir konuda, hükmünde ihtilâf ettiğimiz hiçbir hususta Senin
kelâmın ve peygamberinin – aleyhi's-salâtu ves-selâm - kelamından başkasına
muhakeme olmayız. Yeryüzündeki herkes bize öfkelense de, bize muhâlefet
etseler, gruplaşarak harp etseler de Peygamberinin hükmettiği hiçbir şeyde
nefislerimizde sıkıntı duymayız. Bizler buna gönülden teslim olanlarız.
Tereddüt etmeden o hükme koşarız. Buna muhalefet eden herkes isyânkârlardır.
Bunun senin katında hata olduğuna kesinlikle iman ederiz. Ben senin katındaki
doğruya isabet edenim. Allah’ım! Bizi bunda sabit kıl, buna muhalif kılma!
Allah’ım! Senden çocuklarımızla beraber bizi ve Müslüman kardeşlerimizi de
karşılık yurduna ulaşmamıza kadar bu yola sıkı sarılanlardan kılmanı dilerim.
Âmin ey merhametlilerin en merhametlisi!”[1]
Buna göre bizim Allah’tan başkasına ibadet etmemiz caiz
olmadığı gibi Allah’a Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden
başkasıyla ibadet etmemiz de caiz değildir. Allah’ı ibadette birlediğimiz gibi
aynı şekilde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i de tâbî olmada birlememiz
gerekir. Zira teşrî’de O’ndan başkasına tâbî olunamaz. Ne bir imâma, ne bir
mezhebe, ne bir görüşe ya da kıyasa veya bunun benzerlerine tabi olup da
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünü terk edemeyiz. Ancak Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in namaz kıldığı gibi namaz kılar, orucumuzu O’nun
tuttuğu gibi tutar, zekâtımızı O’nun verdiği gibi verir, haccımızı O’nun
yaptığı gibi yaparız. Dini akıllardan, görüşlerden ve fikirlerden almayız.
İbadette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnet kılmadığı hiçbir şeyi
istihsânda bulunmayız (güzel görmeyiz)
Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem’in usul, füru, zahir, batın, ilim, amel gibi dinin
tamamını beyan ettiğine inanmak, İslam’da bilinmesi zorunlu olan meselelerden
biridir.[2]
İttibâda
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetin tek kabul edilmesi ve onun
dışındaki sözlerin, görüşlerin terk edilmesi tevhidin türlerinden bir türdür.
İbnu’l-Kayyım
rahimehullah şöyle demiştir: “(Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem)e karşı
edebin başı şunlardır: Tam anlamıyla ona teslim olmak, emrine boyun eğmek, aklî
denilen bâtıl hayallerle itiraz etmeksizin verdiği haberi kabul ve tasdik
ederek karşılamak, bu haberler hakkında şüphe ve kuşkuya düşmemek, kişilerin
görüşlerini ve zihinlerin süprüntülerini onun önüne geçirmemek, nasıl ki O’nu
gönderen Allah Subhanehu Teâlâ; ibadet, huşu, zillet, tevbe ve tevekkülde
birleniyorsa, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i de hükmü kabul etmede,
teslimiyette, boyun eğmede ve itaatte birlemektir. İşte bu iki tevhiddir. Kulun
Allah’ın azabından kurtulması ancak bu ikisiyle mümkündür. Birisi rasulü
gönderenin tevhidi/birlenmesi, diğeri de rasule uyma tevhididir.”[3]
“Tevhidu’l-ittibâ ki bununla kastedilen,
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmanın gerçekleştirilmesidir.
İttibâ tevhidi; muhakeme olma ve teslim olmada rasulün birlenmesidir. Durum
böyle olduğuna göre Allah’ın indirdiği ile hükmetmek ittibâ tevhididir. Allah
Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Fakat hayır; Rabbine yeminler olsun ki onlar,
aralarında çekiştikleri şeyler hakkında seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden
dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet göstermedikçe îman
etmiş olmazlar.” (Nisa 65) [4]
“İttibâ tevhidi;
Allah’a Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelenlerden başkasıyla
ibadet etmemektir."[5]
“Nebevi sünnetin
Kur’an-ı Kerim ile alakası, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in
risaletine şahitliğin, Allah Azze ve Celle’nin tevhidine şahitlikle olan
alakası gibidir. zira birinci şehadete Allah Azze ve Celle’nin uluhiyetinde,
rububiyetinde ve isim ve sıfatlarında tevhidi denilirken, ikinci şehadete:
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ittibada tevhid denilir.”[6]
Dini zaruretlerden
biri de, dinin sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den alınacağını
bilmektir. Bu nedenle Ehl-i Sünnetin yolu, sahih nastan dönmemek, akla
aykırılık iddiasıyla ve birilerinin sözü ile nassa muhalefet etmemektir.
Buhari rahimehullah
şöyle dedi: “Humeydî’nin şöyle dediğini işittim: “Şafiî rahimehullah’ın
yanındaydık. Adamın biri gelip bir mesele sordu. İmam: “Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle hüküm verdi” dedi. Adam: “Peki sen ne dersin?” deyince
Şafiî kızarak: “Subhanallah! Beni kilisede mi görüyorsun? Beni havrada mı
görüyorsun? Beni zünnar takanların arasında mı görüyorsun? Ben sana Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem hüküm verdi diyorum, sen: “Sen ne dersin?”
diyorsun” dedi.[7]
Seleften buna
benzer birçok söz gelmiştir. Çünkü bu tavır, ibadeti Allah’a has kılmanın bir
gereğidir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: “Allah ve rasulü bir işe hüküm
verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme
hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve rasulüne karşı gelirse apaçık sapıklığa düşmüş
olur” (Ahzab 36)
İmam Şafii şöyle
der: “Kendisine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti açıklanan kişinin,
bir başkasının sözüne uymasının caiz olmadığı konusunda âlimler icma
etmişlerdir.”[8]
İmamlar bid’at
yoluna değil, ittiba yoluna tabî oldular. Onlar kendilerine örnek ve lider
olarak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i seçtiler. Bir kul Allah’ın
azabından ancak şu iki şey ile kurtulabilir: Allah’ı birlemek ve gönderdiği
elçiye uymak.
Müslüman, Allah ve
rasulünün hükmünden başka hüküm kabul etmez. Allah ve rasulünün emir ve
haberlerini uygulamak ve tasdik etmek için şeyhinden, imamından veya büyük
kabul ettiği kimselerden izin almaya gerek görmez. Şeyhinin veya imamının
sözlerine uymayan nasları te’vil ve tahrif etmeye kalkışmaz. Kulun, rabbinin
huzuruna – şirk hariç – tüm günahlarla gitmesi, böyle bir şeyle gitmesinden
hayırlıdır.
Müslümana düşen,
sahih bir hadis duyar duymaz, onu sanki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in
dilinden dinliyormuş gibi hemen gereğini yerine getirmektir. Yoksa başkalarının
görüşlerine uygun düşmüyor diye bu nasları tevil etmek değil! Bilakis
başkalarının sözleri naslara uymadığı zaman reddedilmelidir. Makul (akla uygun)
denilen bir hayal için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü terk
edilemez. O’nun sallallahu aleyhi ve sellem sözleri, kim olursa olsun, hiç
kimsenin tasdiğine tâbi tutulamaz. Vacip olan, haber verdiği şeyleri tasdik
ederek, emrettiklerine uyarak, yasaklarından sakınarak ve Allah’a O’nun gibi
ibadet ederek tam anlamıyla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e teslim
olmaktır. Nasıl ki la ilahe illallah şehadetinin gereği Allah’ı rububiyeti,
uluhiyeti, isim ve sıfatlarında birlemek ise, Muhammedun Rasulullah şehadetinin
gereği de budur. [9]
İşte Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e ittiba ve teslim olmanın en mükemmel şekli budur.
Ki kendilerine uyulan İslam imamlarının Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e
uymadaki halleri böyle idi. Allah’ın onlara ikram ettiği en büyük nimetlerden
birisi de Kitap ve sünnete sarılmalarıdır. Sahabe ve ihsan üzere onlara tabi
olanların üzerinde ittifak ettikleri temel usulden biri de re’y, zevk, akli
gerekçeler, kıyas vs. hangi nedenle olursa olsun, Kur’ân’a ve sünnete aykırı
hiçbir görüşü kabul etmemektir. Onlar kesin deliller ve kat’î ayetlerle yakinen
biliyorlardı ki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hak din ve hidayet ile
gelmiştir. Kur’ân en doğru yola iletmektedir.[10]
İttiba Tevhidinin Gerçekleştirilmesi
Rasûlüllâh
r
risâletine inanmak iman esaslarının en büyüklerindendir. Kim buna inanmazsa
imanı geçerli olmaz. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Kim Allah’a ve
rasûlüne (Muhammed’e) inanmazsa, muhakkak ki biz kâfirler için ateşi çokça
alevli bir Cehennem hazırladık.’ (Fetih, 48/13)
Rasûlüllâh
r
şöyle buyurmuştur: ‘Ben insanlarla Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi
ibadet edilecek bir ilah olmadığına ve Benim Allah’ın (kullarına gönderdiği)
elçisi olduğuma şahadet edinceye kadar savaşmakla emrolundum.’[11]
Rasûlüllâh r’e
şu hususlarda iman edilmedikçe gerçekten iman edilmiş olmaz:
Birincisi:
Rasûlüllâh r tam olarak tanınması gerekir. O’nun kim olduğu ve siyreti
(hayat yaşantısı) iyice bilinmelidir. O, Haşim oğlu Abdulmuttalib oğlu Abdullah
ve onun oğlu Muhammed’dir. Haşim, Kureyş kabilesindendir. Kureyş kabilesi ise
Araplardandır ve bu kabile İbrâhim aleyhi's-selâm’ın oğlu İsmail aleyhi's-selâm’ın soyundandır. Rasûlüllâh r atmış üç yıl yaşamıştır. O’nun kırk yılı nübüvvet gelmeden
önce yirmi üç yılı ise nübüvvet geldikten sonradır.
İkincisi:
Rasûlüllâh r’in
her haber verdiği doğrulanmalı, her yasakladığı şeyden kaçınmalı ve her
emrettiği ise yerine getirilmelidir. Allah’a onun gösterdiğinden başka bir
şeyle ibadet edilmemelidir.
Üçüncüsü:
O’nun insanlar ve cinlere rasûl olarak gönderildiğine
kimsenin ona tâbî olmaktan başka bir yolu olmadığına inanmaktır. Yüce Allah
şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize
gönderilen Allah’ın Rasûlüyüm.’ (A’râf, 7/158)
Dördüncüsü:
Getirmiş olduğu dine inanmaktır. O en son Nebî ve Nebîlerin de en üstün
olanıdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Fakat (O) Allah’ın Rasûlüdür ve
nebîlerin sonuncusudur.’ (Ahzâb, 33/40)
Rasûlüllâh
r
Rahmân olan Allah’ın insanlar içinden seçtiği dostudur. Bütün Âdemoğlunun
efendisidir. En büyük şefaatin ve kıyamet günü insanların su içecekleri havuzun
sahibidir. O’nun ümmeti en hayırlı ümmettir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Siz
insanlar(ın iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.’ (Ãl-i
‘İmrân, 110)
Cennet
ehlinin çoğunluğu Rasûlüllâh r’in ümmetinden olacaktır. Ve onun getirdiği din, önceki
dinleri iptal etmiş ve hükümlerini kaldırmıştır.
Beşincisi:
Allah onu en büyük mucize ile kuvvetlendirmiş ve desteklemiştir. O mucizesi,
bozulma ve değiştirilmeden korunmuş, Allah’ın kelamı Kur’ân’dır. Yüce Allah
şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur’ân’ın
bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, (bu konuda) birbirlerine
yardım da etseler gene de O’nun bir benzerini getiremezler.’ (İsrâ,
17/88) Ve şöyle buyurmuştur:
‘Muhakkak
ki zikri (Kur’ân ve Sünnet’i) biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz.’
(Hicr, 15/9)
Altıncısı:
Rasûlüllâh r‘in dini tebliğ ettiğine, Allah’ın ona emanet olarak verdiği
dini, sahibi olan insanlığa ulaştırdığına, ümmete nasihatte bulunduğuna, nerde
bir hayır varsa, ümmetini ona doğru yönlendirdiğine ve nerede bir şer varsa o
şerden de ümmetini sakındırdığına inanmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘(Ey
Müminler!) Size kendi içinizden, sıkıntıya düşmeniz kendisine ağır gelen, size
düşkün, müminlere karşı çokça müşfik ve merhametli bir Rasûl gelmiştir.’
(Tevbe, 9/128)
Rasûlüllâh
r
şöyle buyurmuştur: ‘Benden önce herhangi bir ümmete gönderilen hiçbir nebî
yoktur ki ümmetini onlar için hayır bildiği her şeye yöneltmesin, ona delalet
etmesin ve onlar için şer bildiği şeylerden de sakındırmasın.’[12]
Yedincisi:
Kul onun sevgisini kendi nefsinden vd. bütün mahlukattan daha üstün tutmalıdır.
Ona saygı ve hürmet göstermek, kadrini yüceltmek ve emirlerini yerine getirmek
gerekir. Bu Allah’ın Kitâb’ında zikrettiği rasûlün insanlar üzerindeki
hakkıdır. Rasûlüllâh r’i
sevmek Allah’ı sevmek gibidir. O’na itaat etmek Allah’a itaat etmek gibidir.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Deki: Eğer Siz Allah’ı seviyorsanız bana
tabi olun ki Allah’ta Sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çokça
mağfiret ve rahmet edendir.’ (Ãl-i ‘İmrân, 3/31)
Rasûlüllâh
r
şöyle buyurmuştur: ‘Ben içinizden birine, çocuğundan, babasından ve bütün
insanlardan daha sevimli olmadıkça, gerçekten iman etmiş olamaz.’[13]
Sekizincisi:
Ona çokça salât ve selâm getirmek gereklidir. Gerçekten cimri
olan kişi onun ismi anıldığında salât selâm getiremeyendir. Yüce Allah şöyle
buyurmuştur: ‘Allah ve melekleri Nebî’sini överler ve onun için dua
ederler. (salât ve selâm getirirler). Ey iman edenler! Sizde onun için dua edin
(salât ve selâm getirin).’ (Ahzâb, 33/56)
Ve
Rasûlüllâh r
şöyle buyurmuştur: ‘Kim bana bir kere salâvat getirirse Allah’ta ona on defa
salavat getirir (adını rahmetle anar ve övgü ile bahseder).’[14]
Kulun
bazı yerlerde salavat getirmesi daha gerekli olur. Namazda teşehhüde
oturduğunda, kunut duasında, cenaze namazında, Cuma hutbesinde, ezandan sonra,
mescide giriş ve çıkış esnasında ve Rasûlüllâh r’in adı zikredildiğinde salât ve selâm getirmek gerekir.
Dokuzuncusu:
Rasûlüllâh r vd.
nebîler, Allah’ın katında diridirler. Fakat onların hayatı, bizim şu hayatımıza
benzemez. Onların bu hayatları, ölü olma sıfatını üzerlerinden kaldırıcı
değildir. Biz Onların hayatlarının keyfiyetini bilemeyiz.
Rasûlüllâh
r
şöyle buyurmuştur: ‘Allah yeryüzüne, (toprağa) Nebîlerin cesetlerini yemeyi
yasak etmiştir.’[15] Ve şöyle
buyurmuştur: ‘Hangi Müslüman bana selâm gönderirse, muhakkak ki Allah onun
selâmına karşılık vermem için ruhumu bana geri verir.’[16]
Onuncusu:
Rasûlüllâh r saygıdan dolayı yanında ses yükseltilmediği gibi ona
kabrinde selâm verirken de ses yükseltilmez. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Ey
iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesi üzerine yükseltmeyin. Farkına varmadan
amellerinizin boşa gitmemesi için, birbirinize karşı bağırarak konuştuğunuz
gibi Nebî’ye karşı da bağırarak konuşmayın.’ (Hucurat, 49/2)
On
birincisi: Onun dostlarını, aile efradını ve hanımlarını sevmemiz bir
kusur göstermeyip haklarını korumamız, onlara küfür etmekten, sövmekten,
haklarında küçük düşürücü konuşmaktan ve taan (eleştiri ve tenkit) etmekten
kaçınmalı uzak durmalıyız. Çünkü Allah onlardan razı olmuştur. Onları
Rasûlüllâh r‘e
dost ve arkadaş kılmış ve ümmetine de onları dost edinmeyi vacip kılmıştır. Yüce
Allah şöyle buyurmuştur: ‘Muhacirler’den ve Ensâr’dan (İslâm yolunda)
yarışanların öncüleri ile onlara güzellikle tâbî olanlardan Allah hoşnut
olmuştur. Onlarda Allah’tan hoşnut olmuşturlar.’ (Tevbe, 9/100)
Rasûlüllâh
r
şöyle buyurmuştur: ‘Benim arkadaşlarıma ve dostlarıma sövmeyin. İçinizden
biriniz Uhud Dağı kadar altın infak etse bile bu infakınız onların bir avuç ya
da yarısı kadar infakına ulaşmaz (ecir yönü ile eşdeğerde olmaz).’[17]
Allah
U,
sahâbelerin ölümünden sonra gelen Müslümanları, onlar hakkında dua ve istiğfar
etmeye teşvik etmiş ve onlar hakkında kalplerinde haset oluşmaması için Allah’a
niyazda (dua etmede) bulunmalarını istemiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Onlardan
sonra gelenler de derler ki Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan
kardeşlerimizi bağışla, iman edenlere karşı kalplerimizde bir hasetlik yaratma.
Rabbimiz şüphe yoktur ki sen çok merhametlisin ve çok şefkatlisin.’
(Haşr, 59/10)
On
ikincisi: Rasûlüllâh r hakkında aşırıya gitmemektir. Çünkü bu ona yapılacak en
büyük eziyettir. O, ümmetini kendisini övmede methetmede aşırıya gitmemeleri,
Allah’ın O’na bahşettiği şeylerin dışında, Allah’a ait sıfatların ona
verilmemesi için uyarmıştır.
Rasûlüllâh
r
şöyle buyurmuştur. ‘Muhakkak ki ben sadece bir kulum. Bana Allah’ın kulu ve
elçisi deyin ve beni hakkım olan yerden daha yükseklere çıkarmayın.’[18] Ve şöyle
buyurmuştur: ‘Beni Hıristiyanların İbn Meryem’i (‘Îsâ aleyhi's-selâm’ı) övmekle aşırıya
gittikleri gibi methetmekte aşırıya gitmeyin.’[19]
Rasûlüllâh
r‘e
dua edip ondan hacetlerini talep etmek, yardım istemek, onun için adak adamak,
kurban kesmek ve kabrinin çevresinde tavaf etmek caiz değildir. Bunların hepsi
şirktir. Yüce Allah bu ibadetlerin kendisinden başkası için yapılmasını
yasaklamıştır. Öyle de Rasûlüllâh r’e saygısızlıkta bulunmak, derecesini hafife almak, hakkında
kötü konuşmak ve dalga geçmek küfürdür, dinden çıkmaktır ve Allah’ı inkâr etmek
demektir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘(Ey Muhammed!) De ki: Siz Allah
ile ayetleri ile ve Rasûlü ile mi dalga geçiyordunuz. Kendiniz için bir özür
aramayın. Artık iman ettikten sonra küfre girdiniz.’ (Tevbe,
9/65-66)
Rasûlüllâh
r‘e
duyulacak gerçek sevgi; ona gerçek manada tabi olmak, onu tam bir şekilde örnek
almak ile belli olur. Bu sevgi kişiyi onun getirdiğine aykırı şeyleri terk
etmeye sevk eder. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “De ki: ‘Eğer
siz Allah’ı seviyorsanız. Bana tabi olun ki Allah’ta sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah çokça mağfiret eden ve rahmet edendir.’”
(Ãl-i ‘İmrân, 3/31)
Rasûlüllâh r’i yüceltmede aşırıya gidilmez ya da
onda kusurlar aranarak derecesi düşürülmeye çalışılmaz, ona ilahlık
özelliklerinden herhangi birisi verilmez ve saygıda kusur edilmez. Bunların
hiçbiri caiz değildir. Onu sevmek ancak O’nun getirdiğine tam manası ile tabi
olup, yaşamakla ve gittiği yoldan gitmek, onun şahsiyetini örnek almakla olur.
On
üçüncüsü:
Rasûlüllâh r’e imân ancak onu
doğrulayıp ve getirdiği ile amel etmek ile gerçekleşir. O’na itaat eden Allah’a
itaat etmiş gibidir, O’na isyan eden de Allah’a isyan etmiş gibi olur. Onu
doğrulayıp ancak O’na ittiba etmekle hakiki iman gerçekleşmiş olur.
Hükümlerde Kitap ve Sünnete Başvurulması
Zorunludur
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz
Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resûl'e götürün
(onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından
daha güzeldir."(Nisa 59)
İmam Şafii rahimehullah,
"Allah'a ve rasule götürün" kavli hakkında; "Yani Allah'ın ve Rasulün sözlerine
götürün demektir" dedi.[20]
“Oysa aralarında hüküm vermesi için Allah'a
ve Peygamberine davet olunan mü'minlerin sözü ise, “işittik ve itaat ettik”
demeleridir. İşte felaha erenler de bunlardır.” (Nur 51)
“Rabbınızdan size indirilene uyun; O'nun
dışındakileri dostlar edinip de onlara uymayın” (A’raf 3)
“Ey îman edenler! Allah'ın ve Rasûlünün
önüne geçmeyin” (Hucurât 1)
“Öyle ise Allah`a ve ümmî Peygamber olan Resûlüne -ki o, Allah'a ve onun
sözlerine inanır - iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız.” (Araf 158)
“(Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da
sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran 31)
“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve
Resûlüne uyun” (Enfal 24)
“Peygamber size ne
verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr 7)
İbni Mesud radıyallahu anh’den; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
bize bir çizgi çizdi ve buyurdu ki; “İşte Allah’ın yolu” sonra bu
çizginin sağına ve soluna da çizgiler çizerek buyurdu ki; “İşte bu yollardan
her birinin üzerinde şeytan vardır ve kendisine çağırır.” Sonra şu ayeti okudu;
“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın.
Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size
bunları emretti.” (En’am 153)[21]
İrbaz radıyallahu anh dedi ki; “Rasulullah
Sallallahu aleyhi ve sellem bize sabah namazını kıldırdı. Sonra bize döndü ve
gözleri yaşartan, kalpleri ürperten etkili bir vaaz etti. Birisi dedi ki; “Ey
Allah’ın Rasulü! Sanki bu vaaz, veda eden bir kimsenin öğütleridir. Bizlere ne
ahdediyorsunuz.?” Buyurdu ki; “Size
Allah’tan korkmanızı, Habeşi bir köle olsa dahi (idarecinizi) dinleyip itaat
etmenizi vasiyet ederim. Sizden kim Benden sonra yaşarsa birçok ihtilaflar
görecektir. Bu yüzden sünnetime ve hidayete erdirilmiş raşid halifelerin
sünnetine sarılmanız gereklidir. Ona azı dişlerinizle ısırır gibi sarılıp,
bırakmayın, sizleri sonradan ortaya çıkmış işlerden sakındırırım. Şüphesiz her
sonradan icad edilmiş şey bid’attir. Her bid’at de sapıklıktır.”[22]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den; Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Sizi bıraktığımda beni rahat
bırakın. Zira sizden öncekiler çok soru sormaları ve peygamberlerine çok
muhalefet etmeleri yüzünden helak oldu. Size bir şey yasakladığımda ondan uzak
durun ve bir şey emrettiğimde de gücünüz yettiğince onu yapın”[23]
Delil İle
Amel Etme Zorunluluğu
Allah Azze ve Celle delil
ile hareket etmeyi farz kılmıştır: “Helak olacak kişi
apaçık bir delille helak olsun, yaşayacak olan kişi de keza apaçık bir delille
yaşasın…” (Enfal 42)
“İnsanlar arasında adaletle hükmet; hevana tabi
olma; aksi halde Allah'ın yolundan seni saptırır. Allah'ın yolundan sapanlara
ise, hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azâb vardır.” (Sad 26)
“Onlar
ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri
tarafından yol gösterici gelmiştir.” (Necm 23)
“Halbuki onların
bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz
hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” (Necm 28)
“Ve
dediler ki: Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık. Onların bu hususta bir
bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. Yoksa bundan önce onlara bir
kitap verdik de ona mı tutunuyorlar? Hayır! "Sadece, biz babalarımızı bir
din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz" derler. Senden önce
de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları:
Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi.
Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din) den daha doğrusunu getirmişsem
(yine mi bana uymazsınız)? deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen
şeyi inkar ediyoruz.” (Zuhruf 20-24)
“Onlara
(müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır!
Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir
şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170)
“Yüzleri ateşte evrilip
çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e de itaat
etseydik! derler. Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar
bizi yoldan saptırdılar, derler” (Ahzab 66-67)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden
Ehl-i Kitab’dan bir cemaat ve Ehl-i Liben helak olacak!” Bunların kimler olduğu
sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “Ehli Kitab; Allah’ın Kitabını öğrenip onu
Allah’ın indirdiğinden başkasıyla tevil ederek Müslümanların alimleri ile
mücadele edecek, Ehli Liben(avam halk) ise şehvetlerine uyup cemaati terk
edecek ve bedevileşeceklerdir.”[24]
Ebu Hureyre, Enes, Amr b. Avf el-Muzenî, Urve ve ayrıca İbni Abbas radıyallahu
anhum'den gelen rivayetlerde Allah rasulü Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur; “Ey insanlar! Size, onlara yapıştığınız takdirde asla sapıtmayacağınız
iki şey bırakıyorum; Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im. Bu ikisi (kıyamette) havza
kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.”[25]
İbn Amr radıyallahu
anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allah ilmi
insanlardan çekip almaz. Lakin ilmin alınması, âlimlerin alınmasıyla olur. Bir
âlim kalmayınca insanlar cahil önderler edinirler, onlara sorarlar,
onlar da ilimsiz olarak fetva verirler, hem kendileri sapar hem de halkı
saptırırlar.”[26]
“(Ey
Muhammed!) Sonra sana dinden yeni bir şeriat verdik. Ona uy. Bilmeyenlerin
heveslerine uyma. Zira onlar, Allah'tan gelecek bir şeyi senden asla
savamazlar. Zâlimler birbirlerinin dostudurlar; Allah ise, sakınanların
dostudur.”
(Casiye 18, 19)
“Onlar ancak zanna
ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol
gösterici gelmiştir.” (Necm 23)
“Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur.
Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” (Necm 28) Bu ayetlerden
anlıyoruz ki Allah Azze ve Celle’nin insana bildirdikleri dışında insanın
hakikatte bir bilgisi yoktur. O halde delil karşısında hiç kimse görüşüyle veya
başka bir şey ile muhalefet edemez. Bilakis herkes delile tabi olmak, her
meselesini, her kaidesini delil üzere bina etmek zorundadır.
Allah
Azze ve Celle, delile tabi olmayan ve taklid edenlerin durumlarını şöyle
bildiriyor: “Ve dediler ki: Rahman dileseydi biz
onlara tapmazdık. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan
söylüyorlar. Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?
Hayır! "Sadece, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların
izinde gidiyoruz" derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı
göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk,
biz de onların izlerine uyarız, derlerdi. Ben size, babalarınızı üzerinde
bulduğunuz (din) den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?
deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz.” (Zuhruf 20-24)
“Onlara
(müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır!
Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir
şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170)
“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün:
Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e de itaat etseydik! derler.
Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan
saptırdılar, derler” (Ahzab 66-67)
“Size bu kadar açık deliller geldikten
sonra, yine de hak yoldan saparsanız, bilin ki Allah, Azîz'dir, Hakîm'dir” (Bakara 209)
Muhakkak ki bunlar, Allah’ın Kitâb’ında ve Sahih
Sünnet’te taklidi kınayan delillerden bazılarıdır. Bu iki kaynağı en güzel
anlayıp hayatlarına geçiren sahâbeler de y taklidi kınamışlardır.
Bu konuda birkaç örnek vermek gerekirse:
İbn Mes’ûd t
dedi ki: ‘Sizden biriniz dininde bir kimseyi taklit etmesin! Zira o iman
etmişse iman etmiş, küfretmişse küfretmiş olur. İlle de birine uyacaksanız
ölmüş olan sahâbelere uyunuz. Zira hayatta olanın fitneye düşmesinden emin
olunamaz.’[27]
Mu’âz b. Cebel t da dedi ki: ‘Şu üç
şeyden sakının! Âlimin sürçmesi, münafığın Kur’ân ile (Kur’ân’ı alet ederek)
mücadelesi ve boyunlarınızı koparan dünya. Âlimin sürçmesine gelince; hidâyet
üzere olsa bile onu dininizde taklit etmeyin! Lakin ondan ümidinizi de
kesmeyin. Münafığın Kur’ân ile mücadelesine gelince, şüphesiz Kur’ân, yolu
aydınlatan bir fener gibidir. Bildiğinizi alın, bilmediğinizi alimine havale
edin. Boyunlarınızı koparan dünyaya gelince, Allah kimin kalbini zengin
kılmışsa işte gerçek zengin odur!’[28]
İbn ‘Abbâs t
da şöyle demiştir: “‘Hataları olan alime tabi olana yazıklar olsun.’ Oradakiler:
‘Bu nasıl olur?’ deyince o şöyle cevap verdi: ‘Bir alim kendi görüşüne göre bir
şey söyler. Sonra Rasûlüllâh r‘den gelen ilim ona
ulaşınca hatalı olan görüşünden döner. Fakat kişi hala bu âlimin hatalı
görüşünü taklit etmeye devam eder. işte böyle kimselere yazıklar olsun.’”[29]
Uyulacak Delilin Sahih Olması Şartı
Şüphesiz sahih hadisler
ilim (kesin bilgi) ifade ederken, zayıf hadisler
zan dahi ifade etmez. Allah Azze ve Celle zanna tabi olmayı yasaklamıştır: “Onlar sadece zanna tabi olurlar ve onlar sadece
yalan söylerler” (En’am 116)
“Şüphesiz zan haktan hiçbir şey ifade etmez” (Yunus 36)
“Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri
(delilleri) yoktur. Onlar sadece zanna tabi oluyorlar.” (Necm 28)
“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme” (İsra 36)
Bir
kimse, herhangi bir meselede zayıf hadise dayanıyorsa, o kimse aslında
bilmediği bir şeye dayanıyor demektir. Çünkü zayıf hadis ilim ifade etmez.
Zayıf hadis isnadında veya metninde bir problemden dolayı Allah rasulü
sallallahu aleyhi ve sellem’e nispet edilmesi çok düşük bir ihtimal olan
hadistir. Yani bu kesin ilim değildir, zayıftır. O yüzden Allah Azze ve
Celle’nin: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü göz kulak
bunlardan hep mesuldür” ayetiyle muhataptır.
İnsan bunlardan sorgulanacaktır. Şüphesiz ki zayıf hadisle amel eden,
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olduğunu bilemedeği şeyin ardına
düşmektedir.
Abdullah b. Ahmed b.
Hanbel dedi ki: “Babama; içinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den,
sahabeden ve tabiinden rivayetler bulunan bir kitabı, sahihini zayıfını ayırt
edemeyecek kimsenin okuyup dilediğini seçmesi, onunla amel etmesi ve fetva
vermesi caiz midir?” diye sordum. “İlim ehlinden sahih olanını sormadıkça amel
edemez” dedi.[30]
İmam Muslim, şöyle
demiştir: “Allah sana rahmet etsin, bil ki, hadis sanatı ve sebebini bilmek,
sahihini sahih olmayandan ayırmak hadis ehline özeldir. Zira onlar insanların
rivayetlerini ezberlemiş olup, onu başkalarından daha iyi tanırlar. Zira
dinlerini dayandırdıkları asıl; Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanından
bu asra gelinceye kadar asırdan asıra nakledilen sünnetler ve eserlerdir.”[31]
İbn Receb, şöyle
demiştir: “İmamlar ve hadis ehlinin fakihleri, nerede olursa olsun sahih hadise
tabi olurlar.”[32]
Şeyhulislam İbn Teymiyye
şöyle demiştir: “Şeriatta sahih ve hasen olmayan zayıf hadislere dayanmak caiz
değildir.”[33]
Hafız İbn Hacer,
şöyle demiştir: “Hadisin hükümler hakkında olmasıyla faziletler hakkında olması
arasında fark yoktur. Zira bunların her biri dindir.”[34]
Selefin
Hadise Tabi Olup Görüşlerinden
Vazgeçmeleri
Ebu Bekr
radıyallahu anh, ifk hadisesinde kızı Aişe radıyallahu anha hakkındaki
sözlerinden dolayı Mistah b. Usase’ye yaptığı infakı artık yapmayacağına yemin
etmişti. Allah Teâla’nın: “İçinizden fazilet ve servet sahipleri, yakınlarına,
düşkünlere, Allah yolunda hicret edenlere vermemek hususunda yemin etmesinler;
fakat affetsinler, geçsinler.” (Nur 22) ayeti nazil olunca Ebu Bekr
radıyallahu anh şöyle dedi: “Vallahi ona yardımı artık asla geri çekmeyeceğim.”[35]
Sa‘îd b. el-Museyyeb şöyle demektedir:
“Ömer radıyallahu anh insanlar arasında ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ey
insanlar! Dikkat edin! Muhakkak ki re’y ashabı Sünnet’in düşmanlarıdır.
Hadisleri ezberlemekten aciz kalırlar. Onlardan birine insanlar sorduğu zaman
bilmiyorum demekten utanırlar ve şahsi görüşleriyle Sünnet’e karşı inat
ederler. Böylece hem saparlar hem de birçoklarını saptırırlar. Ömer’in nefsi
elinde olana yemin olsun ki Allah, dinini şahsi görüşlere ihtiyaçsız bırakmadıkça
Nebîsinin ruhunu almamış ve vahyi kaldırmamıştır. Şayet din re’y ile alınacak
olsaydı mestlerin üstünü değil, altını mesh etmek daha layık olurdu. Bu kimselerden
sakının ve sakındırın!”[36]
İbn Abbâs radıyallahu
anhuma insanlara hacda temettû yapmalarını emredince, birisi itiraz ederek
şöyle dedi: “Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahu anhuma) temettu haccından
yasaklıyorlardı.” Bunun üzerine İbn Abbas radıyallahu anhuma: “Görüyorum ki,
helak olacaklar. Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi diyorum, o ise
Ebû Bekir ve Ömer yasakladı diyor!”[37]
İbn Ömer radıyallahu
anhuma insanlara temettû haccını emrederdi. Bazı insanlar Ömer radıyallahu
anh’ın uygulamasını öne sürerek itirazı çoğaltınca İbn Ömer radıyallahu anhuma
onlara şöyle dedi: “Allah’ın kitabı mı uyulmaya daha layık yoksa Ömer mi?”[38]
Sâlim b. Abdillah b. Ömer
diyor ki: “Mescidde İbn Ömer t ile
otururken Şamlılardan bir adam geldi ve ona hac zamanına kadar umreden faydalanmayı
sordu? İbn Ömer t
dedi ki: ‘Bu güzel bir şeydir.’ Adam dedi ki: ‘Ancak baban bunu yasaklıyordu.’
Adama şöyle dedi: ‘Yazıklar olsun sana! Rasûlullah Rasûlüllâh r
bunu yapmışken babam bunu yasaklasa, sen kimin Rasûlüllâh r’in
emrine mi, babamın yasağına mı uyarsın? Dedi ki: ‘Rasûlüllâh r’in
emrine uyarım.’ İbn Ömer t, Adama dedi ki: ‘Haydi kalk,
git.’”[39]
İbn Abbâs radıyallahu
anhuma parmakların diyeti hakkında: “Parmakların diyeti onar onardır” dedi.
Mervân b. El-Hakem ona birini göndererek: “Parmaklar hakkında onar onar diyete
mi fetva veriyorsun? Hâlbuki sana Ömer radıyallahu anh’ın parmakların diyeti hakkında
senin sözünün aksine fetvası ulaşmıştır” dedi. Bunun üzerine İbn Abbas
radıyallahu anhuma şöyle dedi: “Allah Ömer’e rahmet etsin. Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü, Ömer radıyallahu anh’ın sözünden uyulmaya
daha layıktır.”[40]
Ebû Seleme, Ebû Hureyre radıyallahu anh’den,
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakletti: “Peynir artığı olsa bile, ateşin dokunduğu şeylerden
dolayı abdest almak gerekir.” İbn Abbas radıyallahu
anhuma ona: “Ey Ebû Hureyre! Yağdan dolayı ve ısıtılmış sudan dolayı abdest mi
alalım?” dedi. Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: “Ey kardeşimin oğlu!
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir hadis işittiğin zaman ona misal
getirme!”[41]
İmamların
Sözleri
Ebû Hanîfe şöyle dedi:
“Hadis sahih ise benim mezhebim de odur”[42]
Yine şöyle demiştir: “Hiç
kimsenin nereden aldığımızı bilmeden bizim görüşümüzü kabul etmesi helal
değildir.”[43]
Malik şöyle demiştir:
“Ben sadece bir insanım. Hata da ederim, isabet de ederim. O halde görüşüme bakınız,
bütün Kitap ve sünnete uygun olanlarını kabul ediniz, Kitap ve sünnete uygun
olmayan bütün görüşlerimi de terk ediniz.”[44]
Şafiî şöyle demiştir:
“Müslümanlar; kendisine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir sünnet
açıkça ulaşan kimsenin onu bırakıp da insanlardan birinin görüşünü alamayacağı
hususunda icma etmişlerdir.”[45]
Yine şöyle demiştir:
“Size Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi sahih olarak ulaşırsa
onu alın ve benim görüşümü bırakın.”[46]
Yine şöyle
demiştir: ‘Kitaplarımda Rasûlüllâh r’in Sünnet’ine muhalif birşey bulursanız, Rasûlüllâh r’in Sünnet’iyle amel edin benim sözlerimi terk edin.”[47] Başka bir
rivayette de: ‘Ona tâbi olun ve başka hiç kimsenin sözüne iltifat etmeyin.’[48]
İmam Ahmed şöyle
demiştir: “el-Evzâî’nin görüşü, Mâlik’in görüşü ve Ebû Hanife’nin görüşü, bütün
bunlar birer görüştür. Bana göre bunların hepsi birdir. Delil ancak
rivayetlerde gelenlerdir.”[49]
Yine
şöyle demiştir: ‘Kim Rasûlullah r’in hadisini reddederse, o helak olacağı bir uçurumun
kenarındadır (demektir).’[50]
İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Allah’ın onlara en büyük nimetlerinden
birisi, Kitap ve sünnete sarılmalarıdır. Sahabe ve onlara güzellikle uyan
Tabiin arasında üzerinde ittifak edilen esaslardan birisi; hiç kimsenin
Kur’an’a aykırı olan görüşü, zevki, aklî yorumu, kıyası ve keşfinin asla kabul
edilmemesidir.”[51]
Yine şöyle demiştir: “Hadiste imamlıkla meşhur olan; Şafîî, Ahmed, İshâk,
Ebû Ubeyd ve diğer hadis imamları gibi imamların yolu, ne haberî meselelerde,
ne dinî konularda, ne usulde ve ne de ayrıntı meselelerinde sahih hadislerden
hiçbirini reddetmemeleridir. Onlar kıyasa, akla veya mücerred olarak Kur’ân’ın
zahirine aykırı olduğu zannıyla sahih hadisi reddetmezler.”[52]
İbn Teymiyye başka bir yerde şöyle demiştir: “Kim
olursa olsun, bir kimseyi belirleyerek, görüş ve fiilde ona uymak için dostluk
ve düşmanlık eden kimse: “dinlerini
parçalayan ve fırka fırka olan”
(Rum 32) kimselerdendir.”[53]
Yine şöyle demiştir:
“Hiçkimsenin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem dışında bir şahsı ümmet için
belirleyip onun yoluna davet etmesi, onun adına dostluk ve düşmanlık yapması
söz konusu olamaz. Ümmet böyle bir şeyde birleşmez. Bilakis bu; kendilerine bir
şahıs veya görüş belirleyip ümmetin arasını ayıran, bu görüş üzerine dostluk
yapan veya bu nispet adına düşmanlık yapan bid’at ehlinin işidir.”[54]
Hafız İbn Receb rahimehullah diyor ki: ‘Kendisine Rasûlüllâh r‘in
emrinin ulaştığı her kişinin yapması gereken; bunu ümmete beyan etmek, onlara
nasihat edip bu emre tâbi olmaları için çalışmaktır. İsterse bu, ümmette büyük
bir zatın görüşüne ters olsun. Çünkü Rasûlullah r‘in emri, hata ederek muhalefet eden büyük bir zatın Sünnet’e
aykırı emrinden tazim edilmeye ve uyulmaya daha layıktır. İşte bu itibarla
sahâbîler ve onlardan sonra gelenler sahih sünnetlere muhalefet edenleri tenkit
etmişlerdir. Bazen belki de tenkidlerinde kaba ifadeler de kullanmışlardır. Bu,
o kimseden nefret ettikleri için değildir. Bilakis onu sevdikleri ve saygı
duydukları içindir. Ancak ne olursa olsun, Rasûlüllâh r‘i
daha çok sevmektedirler. Onun emri de bütün mahlukatın emrinin üstündedir. Eğer
Rasûlüllâh r‘in
emri ile bir başkasının emri çelişirse, Rasûlüllâh r‘in
emri öne alınmalı ve ona tâbi olunmalıdır. Onun emrine muhalif olana duyulan
saygı, Rasûlüllâh r‘in
emrine tâbi olmaya engel teşkil edemez. Her ne kadar o kişi hatasında
bağışlanmış olsa da. Kaldı ki, o bağışlanmış olan zat, Rasûlüllâh r’in
muhalif emri kendisine geldiğinde kendi görüşüne muhalefet edilmesine itiraz da
etmez.’[55]
Çokluk Hakkın Göstergesi Değildir
Allah Teâlâ şöyle
buyurmuştur:
“Eğer
yeryüzündeki insanlaların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar”
(En’am 116)
Allah Teâlâ, tek başına olmasına rağmen İbrahim
aleyhi's-selâm’ı hak ile nitelemiştir: “Şüphesiz
İbrahim, Allah'a itaatkâr, hak dîne yönelmiş ve asla müşriklerden olmamış
(başlı başına) bir ümmetti” (Nahl
120)
İbn Abbâs radıyallahu anhuma, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle
dediğini rivayet etmiştir: “Ümmetler bana gösterildi. Yanında büyük bir
kalabalık olan peygamber gördüm. Yanında bir veya iki kişi bulunan peygamber de
gördüm. Yine yanında kimse bulunmayan peygamber de vardı.”[56]
Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle demiştir: “Muhacir kardeşlerimizi
çarşılarda alışveriş alıkoydu. Ensardan kardeşlerimizi de malları için çalışmaları
alıkoydu. Lakin Ebu Hureyre karın tokluğuna, Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’in yanından ayrılmadı. Onların bulunmadığı yerlerde bulundu ve onların
ezberleyemediklerini ezberledi.”[57]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın bu sözü söylemesinin
sebebi, kendisine: "Sen kimsenin işitmediği hadisler rivayet ediyorsun,
yani cumhura muhalefet ediyorsun" demeleri idi.
Amr b. Meymûn şöyle dedi: “Abdullah b. Mes’ûd’a: “Cemaate karşı ne
yapacağız?” denilince bana şöyle dedi: “Ey Amr b. Meymûn! Cemaatin çoğunluğu
cemaatten ayrılmışlardır. Cemaat; yalnız başına olsan dahi, ancak Allah’ın
taatine uyandır (diğer rivayette: “Yalnız başına dahi olsan cemaat: Kitap ve
Sünnettir” dedi).”[58]
İshâk b. Rahuye dedi ki: “Cahillere sevâdu’l-a’zâm (büyük karaltı) nedir
diye sorsan, “İnsanlar cemaatidir” derler. Bilmezler ki, cemaat; Nebî sallallahu
aleyhi ve sellem’in izine ve yoluna sarılan âlimdir. Onunla beraber olup, ona
uyan cemaattir. Ona muhalefet eden ise cemaati terk etmiştir.”[59]
İbn Hazm şöyle demiştir: “Bir
kişide çoğunluğun elinde olmayan sünnetler bulunabilir. Onun yanında,
başkalarında bulunmayan bir sünnet var da, o kimse buna göre fetva veriyorsa,
çoğunluğa aykırı dahi olsa isabetlidir.”[60]
İbn Kayyım şöyle
der: "Cemaate sarılmayı emreden hadiste kastedilen hakka sarılmak ve ona
temessük edenler az, muhalifleri çok olsa bile ona tabi olmaya devam etmektir.
Zira hak; ilk cemaat olan Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in zamanında
üzerinde bulunulan şeydir. Bidat ehlinin ve sonrakilerin çok oluşuna
bakılmaz."[61]
Allame Sıddık Hasen Han el-Kannûcî rahimehullah şöyle demiştir: “Şunu iyi
bil ki çoğunluğun sahih hadise muhalefet etmesi onunla amel etmeye zarar
vermez. Zira çoğunluğun görüşü hüccet değildir.”[62]
El-Elbanî rahimehullah şöyle demiştir: “Allaha hamd olsun – bizler hakkı,
kişilerden söyleyenlerinin çokluğu ile bilenlerden değiliz. Hak kişilerle
bilinmez, ancak kişiler hak sayesinde bilinir”[63]
Bazı Şüphelerin
Giderilmesi
Şeyh
el-Elbani rahimehullah, Sıfatu Salati’n-Nebi kitabının mukaddimesinde şöyle
demiştir:
1-
Bazıları şunu söylediler: ‘Dinî hususlarda Rasûlüllâh r‘in
emrine dönmemiz gerektiğinde şüphe yoktur. Özellikle güneş gibi apaçık ibadet
olup, rey ve içtihadın söz konusu olmadığı namaz gibi hususlarda. Ama
hocalardan birinin bile bunu emrettiğini neredeyse görmemekteyiz. Hepsi de
ihtilafın varlığını kabulleniyorlar, bunun ümmet için bir genişlik olduğunu
iddia ediyorlar. Buna delil olarak da -bu tür münasebetlerde Sünnet
taraftarlarına karşı sıkça tekrar ettikleri- ‘ümmetimin ihtilafı rahmettir’
hadisini zikrediyorlar. Bize öyle geliyor ki bu hadis, senin bizi çağırdığın,
kitabını da dayandırdığın metoda ters düşmektedir. Bu hadis hakkındaki görüşün
nedir?
Cevap iki
açıdan olacaktır: Birincisi: Bu hadis sahih değildir. Bilakis batıldır
ve aslı yoktur. Allâme Subkî diyor ki: ‘Sahih, zayıf veya uydurma olarak hiçbir
senedine ulaşamadım.’
Derim
ki: Bu şu lâfızla rivayet edilmiştir: ‘Ashâbımın ihtilafı sizin için
rahmettir.’ Bir de: ‘Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız
hidâyet bulursunuz.’ Fakat ikisi de sahih değildir. Birincisi son derece zayıftır.
İkincisi ise mevzudur (uydurmadır).
İkincisi:
Hadis zayıf olmasının yanında Kur’ân-ı Kerîm’e de muhaliftir. Dinde
ihtilaf etmeyi nehyeden ve ittifakı emreden ayetler zikredilmeye ihtiyaç
olmayacak kadar meşhurdur. Ancak örnek olması için birkaçını verelim:
Yüce
Allah buyuruyor ki: ‘Birbirinizle çekişmeyin yoksa başarısızlığa düşer ve
kuvvetiniz gider.’ (Enfâl, 8/46)
‘…Sakın
dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılan müşriklerden olmayın. Her fırka
elinde olanlarla sevinir durur.’ (Rûm, 30/31-32)
‘...Onlar
da durmadan ihtilaf etmektedirler. Ancak Rabbinin merhamet ettikleri
müstesnadır.’ (Hûd, 11/118-119)
Eğer
Rabbinin merhamet ettikleri ihtilaf etmiyorsa ve sadece batıl ehli ihtilaf
ediyorsa o zaman ihtilaf nasıl olur da rahmet olur?!!
Buradan
da, hadisin sened olarak da metin olarak da sahih olmadığı ortaya çıkar. O
zaman da bunu, imamların da emri olan Kitâb ve Sünnet ile amel
etmekten geri durmak için bir şüphe olarak görmek caiz değildir.
2-
Başka birileri de şunu söylemektedir: ‘Eğer dinde ihtilaf etmek
nehyedilen bir şey ise Sahâbeler ve onlardan sonra gelen imamların ihtilafı
için ne diyeceksiniz? Ayrıca bunların ihtilafıyla müteahhir âlimlerin ihtilafı
arasında bir fark var mıdır?’
Cevap:
Evet. İki ihtilaf arasında büyük bir fark vardır. Bu iki şeyde ortaya çıkar:
Birincisi: Sebebinde ortaya çıkar. İkincisi: Sonucunda ortaya çıkar.
Sahâbenin
ihtilafına gelince; zaruretten doğan, ayrıca (nassları) anlamakta ortaya çıkan
tabi bir ihtilaftı. Onlar isteyerek ihtilaf etmiyorlardı. Bunlara ek olarak,
dönemlerinde mevcut olan ve ihtilaflarını gerektiren bazı durumlar mevcuttu.
Ancak onlardan sonra bu gerekçeler ortadan kalktı. Bu tür ihtilaftan bütünüyle
kurtulmak ise mümkün değildir. Biraz önce geçen veya aynı mânada olan
âyetlerdeki yergiler bunları kapsamaz. Çünkü kınama şartı olan kasıt ve
süreklilik göstermiş değildir.
Taklitçiler
arasında meydana gelen ihtilafın ise çoğu zaman gerekçesi yoktur. Çünkü
bazıları Kitap ve Sünnet’teki delili görüp, başka bir mezhebin
delili olduğunu anlayınca, sadece mezhebine muhalif olduğu için onunla amel
etmeyi bırakır. Ona göre sanki, asıl olan mezheptir veya Rasûlüllâh r‘in
getirdiği din, sadece onun mezhebiyle sınırlıdır. Diğer mezhepler de
neshedilmişdir.
Bunların
dışında başka insanlar da var. Onlar da mezhepleri -aralarındaki geniş ihtilafa
dayanarak- farklı şeriatler olarak değerlendirmektedirler. Nitekim sonraki
âlimlerden bazıları bunu açık bir şekilde söylemiştir:[64] ‘Müslümanın
bunlardan dilediğini alma ve dilediğini bırakma hakkı vardır. Çünkü hepsi de
şeriattir.’
Bazen
her iki grup, ihtilaflarına dayanak olarak ‘ümmetimin ihtilafı rahmettir’
denilen batıl hadisini delil getirmekteler. Çoğu zaman bunu delil
getirdiklerini de duyuyoruz.
Bazıları
da hadisin söyleniş sebebini şöyle yorumlamaya çalışmaktadırlar: ‘İhtilafın
rahmet olmasının sebebi, ümmete bir genişlik sağlamasındandır.’ Bu yorum, biraz
önce geçen ayetlerin açık ifadelerine ve imamların da söylediği sözlerin
muhtevasına muhalif olmasının beraberinde bazı âlimler tarafından da
reddedilmiştir.
İbnu’l-Kâsım
diyor ki: ‘Leys ve Malik’in, Rasûlüllâh r’in sahâbelerinin ihtilafı hakkında şöyle dediklerini duydum:
“İnsanların dediği ‘bunda genişlik var’ denemez. Hayır böyle değildir. Bilakis
ihtilafın bir kısmı yanlış ve bir kısmı da doğrudur.”[65]
Eşheb
de diyor ki: “Malik’e soruldu: ‘Güvenilir ravilerin sahâbelerden bir
aktardıkları iki ayrı hadis ile amel eden kişinin durumunu genişlik olarak
görür müsün?’ Dedi ki: ‘Allah’a yemin olsun ki, hakka isabet etmedikçe hayır.
Hak, ancak bir tanedir. İki farklı görüşün ikisi de aynı zamanda doğru mu
olacak?! Hayır! Doğru sadece bir tanedir.’”[66]
İmam
Şafî’î’nin talebelerinden Muzenî de diyor ki: “Rasûlüllâh r’in
sahâbeleri de ihtilaf etmişler ve birbirlerinin hata ettiğini söylemişlerdir.
Birbirlerinin sözlerine bakıp, tenkid etmişlerdir. Hepsinin söyledikleri doğru
olsaydı, bu şekilde yapmazlardı. Ömer t da Ubey b. Ka’b t ile İbn Mes’ûd t‘nun namazda tek bir elbiseyle namaz kılma hususundaki
ihtilaflarına öfkelenmiştir. Ubey t şöyle demişti: ‘Tek elbiseyle namaz kılmak güzel bir
şeydir.’ İbn Mes’ûd t ise
şöyle demişti: ‘Bu, elbise azken böyleydi.’ Bunun üzerine Ömer t
öfkeli bir şekilde şöyle dedi: ‘Rasûlüllâh r’in sahâbelerinden görüşlerine müracaat edilen iki kişi
ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda Ubey t doğru söylemiştir. İbn Mes’ûd t ise hatalıdır. Ancak bundan sonra kimsenin bu meselede
ihtilaf ettiğini duymayayım. Yoksa ona şöyle şöyle yaparım.’”[67]
İmam
Muzenî diyor ki: “İhtilafı caiz gören iki âlim bir mesele hakkında içtihad eder
de biri helal, diğeri de haram derse, her ikisinin de hakka isabet ettiğini
iddia eden kişiye şöyle cevap verilir: ‘Bunu nassa (Kur’ân ve Sünnet
delillerine) dayanarak mı yoksa kıyasa dayanarak mı söyledin?’ Eğer: ‘Nassa
dayanarak söylüyorum’ derse: ona denilir ki: ‘Bunu nasıl nassa dayanarak
söyleyebilirsin? Zira Kitâb ihtilafı reddediyor.’ Eğer: ‘Kıyasa dayanarak
söyledim’ diyecek olursa bu kez ona denilir ki: ‘Kitâb ve Sünnet, ihtilafı
reddederken sen nasıl ihtilafın caiz olmasını bunlara kıyas edersin. Âlim bir
tarafa, akıllı insan bile bunu caiz görmez.’”[68]
İbn
‘Abdilberr, diyor ki: ‘Şayet bir meselenin iki zıt durumu da doğru olsaydı, Selef
âlimleri, içtihadlarında, hüküm ve fetvalarında birbirlerinin hatalı
olduklarını söylemezlerdi. Mantık, bir şeyin hem kendisinin, hem de zıttının
doğru olmasını asla kabul etmez. Şair ne kadar güzel söylemiştir:
İhtilafın
her türlüsünün şer olduğu, rahmet olmadığı artık sabit olmuştur. Ancak insan
ihtilafın bir kısmından dolayı kınanır ve ayıplanır. Mezhep mutaassıplarının
ihtilafında olduğu gibi. Bir kısım ihtilaf da var ki insan bundan dolayı
kınanmaz. Sahâbelerin ve onlara tâbi olan imamların ihtilafı da böyledir. Allah
bizleri onlarla birlikte haşretsin ve bizi onlara tâbi olmaya muvaffak etsin.
Böylece
sahâbenin ihtilafının mukallitlerin ihtilafından farklı olduğu ortaya
çıkmıştır.
Özet
olarak: Sahâbeler zaruretten dolayı ihtilaf etmişlerdir. Fakat
bununla beraber onlar ihtilafı reddediyorlar ve yol buldukça kaçınmaya
çalışıyorlardı.
Mukallitler
ise -büyük bir kısmında ihtilaftan kaçınma imkânları olmasına rağmen- ittifak
etmiyorlar ve bu uğurda çabalamıyorlar. Bilakis ihtilafı onaylıyorlar. Hâlbuki
iki ihtilaf arasında çok büyük farklar vardır. Sebep açısından, iki ihtilaf
arasındaki fark bu şekilde. Sonucu açısından farklılığa gelince, bu daha
açıktır. Nedeni şu, Sahâbe -furu konularda bilinen ihtilaflarına rağmen-
birlikteliğe, tek vücut görünmeye büyük ölçüde gayret sarfediyorlardı.
Birlikteliklerini parçalayacak ve saflarını gevşetecek her şeyden mümkün
olduğunca uzak kalıyorlardı. Sahâbeler arasında besmelenin açıktan okunmasını
meşru görenler de vardı, görmeyenler de vardı. Bazıları elleri (ruküya giderken
ve rükûdan kalkarken) kaldırmayı müstehap görüyorlardı bazıları aynı kanaatte
değildi. Kimisi kadına dokunmakla abdestin bozulacağını söylüyor ve kimisi ise
bozulmaz diyordu. Ama bütün bunlara rağmen hepsi bir imamın arkasında birlikte
namaz kılıyorlar ve mezhebî bir ihtilaftan dolayı hiçbiri o imamın arkasında
namaz kılmaktan geri durmuyordu.
Taklitçilerin
ise ihtilafları bunun tam tersinedir. Bu ihtilafın sonucunda, Müslümanlar kelime-i
şahadetten sonra en büyük rükûnda ihtilaf ettiler. Bu rükûn da namazdır.
Çünkü bu insanlar, bir imamın arkasında namaz kılmaya yanaşmıyorlardı.
Delilleri de şuydu: ‘O imamın namazı, bağlı oldukları kendi mezheplerine göre
bâtıldır veya en azından mekruhtur.’ Bizler ve bizim dışımızdaki birçok kişi
bunu görmüş ve duymuştur.[70] Nasıl
görmesin ki bazı meşhur mezheplerin kitapları bunun bâtıl veya mekruh olduğunu
açıkça belirtmiştir. Bunun neticesinde bir camide dört mihrabın yapıldığını
gördük. Peşpeşe dört imam orada namaz kıldırmaktadır. Bir grup namaz kılarken,
bazı insanların kendi imamlarını beklediklerini görmek mümkündür.
Hatta
bazı taklitçiler arasındaki ihtilaf bundan daha vahim bir hal aldı. Hanefî bir
kişinin Şafî’îlerden evlenemeyeceğine dair fetvalar verildi. Ardından
Hanefîlerden meşhur bir zat (o da Müfti’s-Sakaleyn diye bilinen zattır.)
Hanefî kişilerin Şafi’îlerden evlenebileceğine dair fetva verdi. Bunu da şu
sözüyle izah etti: ‘Onları Ehl-i kitap olarak değerlendirebiliriz.’[71] Bu sözün
zıt anlamı şudur: ‘Bunun aksi, yani Şafi’îlerden birinin Hanefî bir kızla
evlenmesi caiz değildir.’ Nitekim Ehl-i Kitap’tan biri Müslüman bir kadınla
evlenemez.
Bunlar
birçok örnekten seçmiş olduğumuz iki örnektir. Bu örnekler akıllı insana,
müteahhirunun (sonradan gelenlerin) ihtilafının ve bunları ısrarla
sürdürmelerinin kötü sonuçlarını açıkça göstermektedir. Selefin ihtilafı
böyle değildi. Çünkü onun ümmete yönelik hiçbir kötü sonucu olmamıştır. Bu
yüzden onlar ihtilafı yasaklayan âyetlerin kapsamının dışındadırlar.
Müteahhirun ise bu durumda değildir. Allah hepimizi dosdoğru yoluna hidâyet
etsin!
3-
Bazıları da şu iddiada bulunmaktalar: Sizin dâvet etmiş olduğunuz
Sünnet’e tâbi olmak ve imamların muhalif sözlerini almamak; onların bütün
sözlerini bırakmak ve içtihad ve görüşlerinden istifade etmemek mânasına
gelmektedir.
Bunlara
diyorum ki: Bu iddia doğrudan çok uzaktır. Hatta bu iddia açıkça bâtıldır.
Nitekim biraz önceki sözlerimizden bu açıkça görünmektedir. Çünkü bu
sözlerimizin hepsi bu iddiaların tersini söylemektedir. Bizim dâvet ettiğimiz
tek şey, mezhepleri birer din edinmemek ve onları Kur’ân ve Sünnet’in yerine
ikame etmemektir.
Anlaşmazlığa
düşüldüğünde veya yeni meydana gelen olayların hükümlerini belirlemekte,
günümüzde kendini fakih zannedenlerin yaptığı gibi sadece mezheplere müracaat
etmeyelim. Halbuki onlar Medenî Hukuk’la ilgili hükümleri belirlemekte Kitap ve
Sünnet’e müracaat etmeden mezheplerden yola çıkarak doğruyu-yanlışı öğrenmeye
çalışmaktadırlar. Bu husustaki metodları şudur: ‘İhtilaf rahmettir’
hadisini ve ruhsatları, maslahatları ve kolay hükümleri almaktır.
Süleyman
et-Teymî’nin şu sözü ne kadar güzeldir: ‘Her âlimin ruhsatını almaya
kalkışırsan, şerrin hepsi sende toplanır.’ Bunu İbn Abdilberr, (2/91-92)
rivayet etmiş ve ardından şöyle demiştir: ‘Bunda icma vardır ve hakkında
ihtilaf olduğunu da bilmiyorum.’
Bizim
tenkid ettiğimiz şey gördüğün gibi icmaya muvafıktır. Onların görüşlerine
müracaat edip onlardan istifade etmek ayrıca hakkında Kitap ve Sünnet nassının
bulunmadığı ihtilaflı veya izaha ihtiyaç duyulan konularda bu görüşlerden
yardım alıp ve hakkı bulmaya çalışmak ise inkar etmediğimiz bir durumdur.
Aksine bunu emrediyoruz ve buna teşvik ediyoruz ve bunun Kitâb ve Sünnet’le
hidâyet bulma yolunu tutanlara faydalı olacağını umuyoruz.
‘Allâme
İbn ‘Abdilberr diyor ki (2/172): ‘Sevgili kardeşim asılları muhafaza edip
onlarla ilgilenmeye özen göster. Şunu iyice bil ki Kur’ân ve Sünnet’i muhafaza
etmekle meşgul olan, fukahanın sözlerine bakıp bunları içtihadlarına yardımcı,
tetkik yollarına anahtar, birçok mânaya yorumlanabilen kapalı ifadelere tefsir
olarak gören, mutlaka bağlanılması gereken Sünnet’leri taklid edercesine
imamlardan herhangi birini üzerinde hiç düşünmeksizin taklit etmeyen, âlimlerin
meşgul olduğu Sünnet’leri ezber ve anlama işinden uzak kalmayan, araştırma ve
anlamalarda onları takip eden, yaptıkları çalışmalardan dolayı onlara
şükranlarını sunan, çoğunluğu oluşturan doğru görüşlerden dolayı da onları
takdir eden, ancak kendilerini görmedikleri gibi onları da hatalardan uzak
görmeyen kişi, Selefî Salihîn’in yoluna tutunmuş, doğru yolu bulmuş ve
Rasûlüllâh r‘in
Sünnet’ine ve sahâbîlerin yoluna tâbi olmuştur.’
Ancak
kendini araştırmalardan uzak tutarak, söylediklerimizden yüz çeviren,
Sünnet’lere muhalif davranan, kendi bakış açısıyla bunları değerlendirmeye
çalışan hem kendi sapmış, hem de başkalarını saptırmıştır. Bütün bunları
bilmeden fetvaya kalkışan kişi ise, daha da kör ve yolca daha sapıktır.
4-
Sonra taklitçiler arasında yaygın olan bir vehim daha var: Bu
da onların, mezheplerinin muhalif olduğu Sünnet’lere tâbi olmalarına engel
olmaktadır. Bu vehim; Sünnet’e tâbi olmak, mezhep sahibinin hatalı olmasını
gerektirir şeklindeki zanlarıdır. Hatalı olmak da -onlara göre- imamı tân
(tenkid) etmek mânasına gelir. Eğer Müslümanların bir ferdini tân etmek caiz
değilse ve onların imamları nasıl tân edilebilir?!
Cevabı
şu: Bu düşünce bâtıldır. Sebebi de Sünnet fıkhından uzak
durmaktır. Yoksa akıllı bir Müslüman nasıl böyle bir söz söyler? Kaldı ki,
Rasûlüllâh r
şöyle buyuruyor: ‘Hakim hüküm verirken içtihad eder de isabet ederse, ona
iki ecir vardır. Hüküm verirken içtihad eder de hata ederse, ona bir ecir
vardır.’[72]
Bu
hadis, bu düşünceyi reddetmekte ve açık bir şekilde şunu ifade etmektedir:
Birinin ‘filan kişi hata etti’ sözünün şer’î mânası ‘bir sevap aldı’ demektir.
Kendisini hatalı gören kişiye göre o ecir almış oluyorsa, onu hatalı görmekle
ona tân ettiği nasıl vehmedilebilir? Şüphe yok ki bu vehim bâtıldır ve bu
düşüncenin sahibi kişi, bunu hemen terk etmelidir. Yoksa Müslümanları tân eden
o olur. Hem de herhangi bir ferdi değil, sahâbîleri, tabî’îni ve ondan sonra
gelen büyük imamları... Çünkü biz yakînen biliyoruz ki bu yüce zatlar,
birbirlerini hatalı görüyor ve birbirlerinin görüşlerini reddediyorlardı.[73] Şimdi aklı
başında olan şunu söyleyebilir mi: Onlar birbirlerini tân (tenkid) ediyorlardı?
Rasûlüllâh r,
Ebû Bekir t‘nun
bir rüyaya yaptığı yorumda hatalı olduğunu söyleyip şöyle demiştir: ‘Bazı
yorumlarında isabet ettin ve bazılarında ise hata ettin.’[74] Peki,
Rasûlüllâh r bu
sözüyle Ebû Bekir’i tân etmiş mi oluyor?
Bunun
kötü neticelerinden biri de bu düşüncedeki insanları mezheplerine muhalif olan
Sünnet’lere tâbi olmaktan alıkoymuş olmasıdır. Çünkü onlara göre Sünnet’e tâbi
olmak imamı tân etmek demektir. Halbuki Sünnet’e muhalif de olsa ona tâbi
olmak; ona saygı duymak ve ihtiram göstermek demektir. Bu yüzden bu vehmî tândan
kaçınmak için imamlarını taklit etmekte ısrar ediyorlar.
Bunlar
bu vehim sebebiyle, kaçmış oldukları durumdan daha kötüsüne düştüklerini
unutmuşlardır (unutmazlıktan geldiler demiyorum). Çünkü biri kalkıp, onlara
şunu söylese: ‘Eğer birine tâbi olmak ona saygı göstermek, ona muhalefet etmek
de tân etmek anlamına geliyorsa, Rasûlüllâh r‘e muhalefet etmeyi, Sünnet’e muhalif konularda imama tâbi
olmayı nasıl caiz görebilirsiniz?! Halbuki o (imam) masum olmadığı gibi, onu
tân etmek küfür de değil. Eğer imama muhalefet, onun tân edildiğini ifade
ediyorsa, Rasûlüllâh r‘e
muhalefet onun tân edildiğini daha açık ifade etmektedir. Bilakis bu -Allah
korusun- küfrün ta kendisidir.’ Evet, biri bunu kalkıp söylese, verecek
cevapları olmayacaktır. Verdikleri tek cevap -çoğu zamanda onlardan duyduğumuz-
söyledikleri şu sözdür:
‘Bizim
Sünnet’i bırakmamız, imama duyduğumuz güvene ve Sünnet’i bizden daha iyi
bildiği kanaatine dayanmaktadır.’ Bu söze, çeşitli yönlerden cevap verecek
olursak, sözü çok uzatırız. Bu yüzden bir yönüne cevap vermekle yetineceğiz.
İnşaallah da yeterli cevap olacaktır. Şunu söylüyorum:
Sünnet’i
sizden daha iyi bilen sadece sizin mezhep imamınız değil, ortada Sünnet’i
sizlerden daha iyi bilen onlarca hatta yüzlerce imam mevcuttur. Eğer sahih
Sünnet mezhebinize muhalif olarak gelir ve o imamlardan biri bu Sünnet’i
alırsa, böyle bir durumda o Sünnet’i almak size göre vaciptir ve kesin bir
husustur. Çünkü biraz önce söylediğiniz söz burada geçerli değildir. Ayrıca
size muhalif olan kimse itiraz ederek şöyle diyecektir: ‘Biz bu Sünnet’i, bunu
alan imama güvendiğimizden dolayı aldık.’ Ona tâbi olmak, Sünnet’e muhalif olan
imama tâbi olmaktan evladır. Bu da herkesin anlayacağı açık bir şeydir. Yüce
Allah da buyuruyor ki:
‘Ey
iman edenler! Allah’ın Rasûlü sizi, size hayat verecek şeylere dâvet ettiği
zaman, hemen Allah’ın ve Rasûlü’nün dâvetini kabul edin. Bilin ki, Allah kişi
ile kalbi arasına girer. O’nun huzurunda toplanacaksınız.’
(Enfal, 8/24)
[1] el-İhkâm (1/89)
[2] Bkz.: Mearicu’l-Vusul (s.2) Muvafakatu Sahihu’l-Menkul li
Sarihi’l-Makul (1/13)
[3] Medâricu’s-Sâlikîn (2/387).
[4] Bkz.:
Şerhu Akideti’t-Tahaviye 1/228) Dr. Abdulaziz b. Muhammed b. Ali b. Abdillatif, Nevâkizu’l-İman (2/48) Nasır
el-Kıfari Usulu’d-Din İnde Eimmeti’l-Erbea Vahide (s.25 vd.)
[5] Ali el-Hudayr, el-Vicâze Şerhu Usuli’s-Selâse (s.84)
[6] Muhammed Abdullah Ebi
Bekr, es-Sunnetu’n-Nebeviyeti’l-Masdari’s-Sâni (s.42)
[7] Hilyetu’l-Evliya (9/106) Beyhaki Menakıbu’ş-Şafii (1/474) Siyeru
A’lam (10/34)
[8] Şafii, er-Risale (539, 541, 598)
İbnu’l-Kayyım, İ’lamu’l-Muvakkiin (2/282) Fullanî, el-İkaz (83)
Fethu’l-Mecid (555)
[9] Bkz.: Şerhu’t-Tahaviye (1/228-229)
[10] El-Fetâvâ (13/28) Nasır el-Kıfari, Usulu’d-Din İnde
Eimmeti’l-Erbea (s.30-31)
[11]
Sahih. Buhârî, (25); Muslim (22)
[12]
Sahih. Muslim, (1844); Ahmed (2/191);
Nesâ‘î (4191)
[13]
Sahih. Buhârî, (15); Muslim, (44).
[14]
Sahih. Muslim, (408); İbn Huzeyme, (1/218);
İbn Hibbân, (4/588); Ziyâ,
el-Muhtare, (4/397);
Ebû Dâvud, (523); Nesâ‘î, (2/25)
Ahmed, (2/168).
[15]
Sahih. Ebû Dâvud (1531) İbn Mâce (1085)
Darimî (1/445) Nesâî (3/75)
Ahmed (4/8) Hâkim (1/278) İbn Hibbân
(2/132)
İbn Huzeyme (3/118)
[16]
Hasen. Ebû Dâvud, (2041); Ahmed, (2/527);
Beyhakî, (5/245) Taberânî, Evsat,
(3/262, 9/130); Elbânî, Sahîha, (2266).
[17]
Sahih. Buhârî, (3673); Muslim, (2540)
[18]
Hasen. Ahmed, (3/153); Taberânî, (3/128);
Hâkim, (3/196) Ziyâ‘u’l-Makdisî, el-Muhtare, (6/96).
[19]
Sahih. Buhârî, (3445);
Darimî, (2/412); Bezzâr, (1/300);
Humeydî, (1/16)
[20] Sahih maktu. Şafii er-Risale (264)
Beyhaki el-Medhal
(197) el-Bais Ala İnkari’l-Bid’a ve’l-Havadis (s.8)
[21] Sahih. Tayalisi (238) Tirmizi
(2378) Ahmed (1/435, 465) İbn Ebi Asım es-Sunne(1/13) Hakim (7/375) Darimi (1/230) İbn Hibban (1/13)
[22] Sahih. Ahmed (4/126, 127) Ebu Davud (4607) Tirmizi (2815,
2816) İbni Mace (42, 44) İbni Hibban (1/104) Hakim (1/65, 96, 97) Taberani (18/537-602,
617, 625) Darimi (95) Tayalisi (2615-16)
[23]
Sahih. Buhari
(7288)
Muslim (1337)
[24] Sahih. Taberani (17/297) Hakim (2/374) Ahmed (4/155) Ebu
Ya’la (1746) Buhari Halku Ef’alil İbad (615) Herevi Zemmu’l-Kelam (2/28) İbni
Abdilberr Cami (2/193) Fesevi Ma’rife (2/97) Elbani Sahiha (2778)
[25] Sahih. Darekutni (4/245) Lalekai İtikad (1/80) Hakim (1/93)
İbni Hazm İhkam (6/809-810) Beyhaki (10/114) Beyhaki el-İtikad (206) Beyhaki
Delail (6/54-56) Ebu Nuaym Ahbaru İsbehan (1/405) Şeceri Emali (1/126) Mervezi
es-Sunne (54) Acurri eş-Şeria (1657) İbn Abdilberr Camiu Beyani’l-İlm (870)
Ebu’ş-Şeyh Tabakat (4/187) Hatib el-Fakih (1/94) Malik (1395)
[26] Sahih. Buhari (100) Muslim
(2673)
[27] Sahih mevkuf. Taberânî,
(9/152) Beyhakî, (10/116); Lalekâ’î, İtikâdu Ehli’s-Sunne, (1/93); İbn
Hazm, el-İhkâm, (6/255); Ebû Nu’aym, Hilye, (1/136) ve İbnu’l-Cevzî, Safvetu’s-Safve, (1/421).
Huzeyfe t’dan benzeri için bkz.: Tirmizî, (3/146) Bezzâr, (2802).
[28] Sahih mevkuf. Lâlekâ’î, İ‘tikâdu Ehli’s-Sunne, (1/116-117); Taberanî, el-Evsat,
(8/307); Darekutnî, ‘İlel, (6/81); İbn Hazm, el-İhkâm, (6/236);
Ebû Nu’aym, Hilye, (5/97); İbn Asâkir, (58/438)
[29] İbn ‘Abdilberr, Camî’u’l-Beyâni’l-’İlm, (12019); İbn Hazm,
el-İhkâm, (6/824); İbn Kayyım, ‘İlâmu’l-Muvakkî’in, (2/296, 4/54); Elbânî;
el-Hadîsu Huccetun bi Nefsihi fi’l-Akâ’id ve’l-Ahkâm, (s.78).
[30] İ’lamu’l-Muvakkiin (4/179)
[31] Muslim, et-Temyiz (s.218)
[32] Fadlu İlmi’s-Selef (s.57)
[33] Mecmuu’l-Fetava (1/250)
[34] Tebyinu’l-Aceb (s.3-4)
[35] Sahih. Buhari (4750)
[36] Sahih mevkuf. Herevî, Zemmu’l-Kelâm,
(267); İbn Kayyım, İ‘lâmu’l-Muvakkî‘în,
(1/55); Telhîsu’l-Habîr, (3/208).
[37] Sahih mevkuf. Ahmed (1/337) Ziyâu’l-Makdisî,
el-Muhtâre (10/331) İbn Abdilberr Câmiu Beyâni’l-İlm (2/196) Hatîb el-Fakîh
ve’l-Mutefekkih (373) İbn Hazm Haccetu’l-Vedâ’ (369).
[38] Sahih mevkuf. Beyhakî, Sünenu’l-Kubrâ
(5/21); İbn
Abdilberr, el-İstizkâr (4/61); et-Temhid (8/210); İbn Hazm, el-İhkâm (2/147).
[39] Sahih mevkuf. Tahâvî, Şerhu
Me‘âni’l-Ãsâr, (1/372); Ebû Ya‘lâ, Musned (3/1317) Ahmed, Musned,
(no: 5700) Tirmizî (2/82)
[40] Sahih mevkuf. Beyhakî (8/93)
el-Elbânî, İrvâu’l-Galil (2271)
[41] Sahih. Tirmizî (1/114); İbn
Mâce (1/163). Ateşte pişen şeylerden dolayı abdest alma emrinin neshedildiği ve
bu emrin mustehap olarak kaldığı fıkıhta bilinen bir husustur. Bu eseri zikretmedeki gaye, sahabenin sünnete
şahsi görüş veya kıyas gibi gerekçelerle itiraz edilmesi hususundaki
hassasiyetlerine dikkat çekmektir.
[42] Sahih maktu. İbn Abidin, Haşiye
(1/258); İbn
Hacer, Telhisu’l-Habir (1/20); Salih el-Fullanî, İkâzu’l-Himem (s.62);
Abdurrahim el-İrakî, Mustahrac Ale’l-Mustedrak (s.15); el-Leknevî,
Umdetu’r-Riaye (1/63); el-Elbânî, Sıfatu’s-Salat (s.46).
[43] Sahih maktu. İbn Abdilberr,
el-İntika (s.145); Abbâs ed-Devrî, Tarihu İbn Main (1/77); İbn Kayyım,
İ’lâmu’l-Muvakki’in (2/309); İbn Abidin, Haşiye Ale’l-Bahri’r-Raik (6/293); el-Elbânî,
Sıfatu’s-Salât (s.46)
[44] Sahih maktu. İbn Abdilberr, Câmiu
Beyani’l-İlm ve Fadlih (1/775); İbn Hazm, el-İhkâm (6/149); el-Fullânî, İkâzu’l-Himem (s.72);
el-Elbânî, Sıfatu’s-Salat (s.48)
[45] Sahih maktu. İbn Kayyım,
İ’lamu’l-Muvakkiîn (2/282); Salih el-Fullanî, İkâzu’l-Himem (s.68) el-Elbânî, Sıfatu’s-Salat
(s.50).
[46] Sahih maktu. İbn Hibban (5/496);
Beyhaki, Şuabu’l-İman (5/497); İbn Asakir, Tarih (3/15); İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakki’in (2/363);
Fullânî, İkâz (s.100); el-Elbânî Aslu Sifati’s-Salat (1/28).
[47] Sahih maktu. Heravî, Zemmu’l-Kelâm,
(3/47/1); Hatîb, el-İhticâc bi’ş-Şafî‘î, (8/2), İbn Asakir, (15/9/1);
Nevevî, el-Mecmû‘, (1/63); İbnu’l-Kayyîm, (2/361); Fullânî, (sy. 100).
[48] Sahih maktu. Ebû Nu‘aym, el-Hilye,
(9/107); İbn Hibbân (3/284)
[49] Sahih maktu. İbn Abdilberr, Camiu
Beyani’l-İlm (1/1082); el-Elbânî, Aslu Sifati’s-Salat(1/32)
[50] İbnu’l-Cevzî, Menâkibu İmam Ahmed, (s.
182).
[51] Mecmuu’l-Fetava (13/28).
[52] Cevabu’l-İ’tirazâti’l-Mısriyye Ale’l-Futya’l-Hameviyye (s.85).
[53] Mecmuu’l-Fetava (20/8).
[54] Der’u Tearuzi’l-Akli ve’n-Nakl (1/149).
[55] Fullânî, İkâzu’l-Himem’in talikinde
nakletmiştir. (s. 93)
[56] Sahih. Buhârî (5378);
Muslim (220).
[57] Sahih. Buhari (118)
[58] Sahih mevkuf. El-Lâlekâî, Usûlu İtikadi Ehl-i’s-Sunne (1/108); İbn Asâkir Tarihu
Dımeşk (46/409); Ebû Şâme el-Makdisî, el-Bâis (s.22); Mizzî, Tehzibu’l-Kemal
(22/264); Hatîb el-Bagdadî, el-Fakîh ve’l-Mutefakkih (1171)
[59] Sahih maktu. Ebû Nuaym,
Hilyetu’l-Evliya (9/239); Şatibî, el-İ’tisam (2/28)
[60] El-İhkam (1/599)
[61] İgasetu'l-Lehfan (1/69)
[62] Kasımî, Kavaidu’t-Tahdis (s.91)
[63] Silsiletu’s-Sahiha (5/420)
[64] Bkz. Munavî, Feyzu’l-Kadîr, (1/209) Elbânî, ed-Da‘îfe, (1/76-77).
[65] İbn Abdilberr, Câmî‘u’l-Beyâni’l-‘İlm, (2/81-82).
[66] İbn Abdilberr, Câmî‘u’l-Beyâni’l-‘İlm, (2/82, 88-89).
[67] İbn Abdilberr, Câmî‘u’l-Beyâni’l-‘İlm, (2/83-84).
[68] İbn Abdilberr, Câmî‘u’l-Beyâni’l-‘İlm, (2/89).
[69] El-Cami (2/88)
[70] Bkz. Ma Lâ Yecuzu’l-Hilafu Fihî kitabının
sekizinci bölümü (s. 65-72). Orada işaret ettiğimiz konulara birçok örnek
bulursun. Bazıları Ezher âlimlerinden sadır olmuştur.
[71] el-Bahru’r-Râ’ik, (4/223, 8/55).
[72] Sahih. Buhâri, (İ’tisâm,
21); Muslim, (1716)
[73] Biraz önce geçen Muzenî ve İbn Receb’in sözlerine bakınız.
[74] Sahih. Buharî, (Ta‘bir, 11, 47); Muslim, (2269).